Kapıda korona ve tam kapanma(?)… Bir yılı arkada bıraktık. Bir yığın insan öldü. Dahası ölmesin diye bilim insanları harıl harıl çalıştılar, aşı ürettiler, din adamları da dua… Kapının iç tarafındayız. Yağmuru, fırtınayı camdan seyrediyoruz, karı camdan seyrettiğimiz gibi. Sonra güneşi, bulutları, doğayı, kısa kısa yaşamayı öğreniyoruz.

“Hayat eve sığar” diyorlar, “hijyen, fiziki mesafe, maske” diyorlar, “tam kapanma” diyorlar, 43 gurup insanı sokakta bırakıyorlar, sonra ceza üstüne ceza kesiyorlar. Dürüst, inandırıcı gelmiyor bana bu yapılanlar… Dört duvar arasına sıkıştırılmış, kandırılmış, yalanlarla örülmüş bir dünyada gibi hissettiriyor bana kendimi. On binlerle doldurulmuş salonlar, yüz binlerle kılınmış Ayasofya namazları, düğünler, asker uğurlamaları, pek çok yer kapatılırken, sanki camilere virüs uğramazmış gibi inadına politik bırakılmış vakit ve cuma namazları… Sokakları dolduran şampiyonluk kutlamaları… Her gün bir uçak düşercesine ölen yüzlerce insan ve bir yıldan bu yana giden on binlerce can… Formula I iptal edildi, Şampiyonlar Ligi Finali Portekiz’e alındı… Bu nasıl salgınla mücadeledir?

Ruhum sıkışıyor, bunalıyor, yoruyorum. Akla, mantığa, bilgiye, düşünceye ve hiçbir kurala uymayan, sığmayan sorumsuz ve keyfi davranışlarla hayat eve sığmıyor, ben tenime sığmıyorum.

Yağmur camları dövüyor, yalnızlık, sessizlik ve kimsesizlik kahrı çöküyor omuzlarıma. Bir yudum çayda buluştuğumuz dostları, sohbetleri özlüyorum. Ve kayıtlara geçmeyen, rakamlara yansımayan dost-akraba ölümleri derdim oluyor… “İhmal” denilebilecek derecede virüse yakalanıp ölen gencecik insanları, akmayan, akıtılmayan gözyaşlarını, camdan kayıp giden yağmur damlaları gibi içimde biriktiriyorum. Acılarını, doyasıya nefes alamayışlarını, boğazımda düğümlenmiş hıçkırıkları ve hakları verilmeyen sağlıkçıları düşünüyorum…

Gökyüzü masmavi, lekesiz, tertemiz… Rıza’nın çayını özlüyorum. Bahçede otururken mis gibi havayı solumayı, tek tek gelen, selam verip sohbete katılan dostları, espirileri, şakaları, takılmaları... Çiçekleri, asmaların altında oturmayı özlüyorum. Bir kitaptan alıntıyı, makaleyi, dizeyi, tartışmayı, konuşmayı, dinlemeyi, “nefes almayı” ve yaşamayı…

Camları döven damlaları görmek istemiyorum, bana acıyı, gözyaşını anımsatan hiçbir şeyi…

Ölümleri duymak istemiyorum, gencecik askerlerin şehit olmalarını, tırafik kazalarını, hele koca şiddetiyle kesilen, doğranan, öldürülen kadınları… Tepelerine bomba yağdırılarak paramparça edilen insanları, kadınları, çocukları görmek, duymak istemiyorum. Dört duvar arasında, televizyon, kitaplar, yazılar bir noktadan sonra “hayatı evde yaşamaya” yetmiyor, hayat evin dışına taşıyor. Sokakta yürürken sağa-sola selam vermeyi, merhabalaşmayı, gülmeleri, gülümsemeleri, ayaküstü kısa kısa sohbetleri, dağlarda, yaylalarda dolaşmayı özlüyorum.

Her sabah dokuz otuzda, belediye hoparlöründen, adrese teslim ölüm ilanları verilirdi. Kimin öldüğünü, kimin cenazesi olduğunu öğrenirdik. Şimdiki “sosyal medyadan” aldığımız ölümler bir düş gibi inandırıcı gelmiyor. Hastalığında ziyaretine gidilmeyen, acısı paylaşılmayan, tesellisi edilmeyen, yakınlarına destek verilmeyen insanların ölümü bir rüya, bir hayal gibi... Sessiz, sedasız gelen mevtadan bir an önce kurtulmak istercesine, ağlamadan, gözyaşı dökmeden, kimseyi teselli etmeden, acılar paylaşılmadan “definler” yapılıyor. Bizde bir izi, bir işareti kalmıyor. “Öldü” diyorlar, hepsi o kadar, “sahiden mi” diye sorası geliyor insanın, “yoksa şakandan mı tüm bu olanlar?”

Cama çarpan yağmur damlaları, yanağa düşen gözyaşları gibi çerçevede kayboluyor. Bakışlar yağmur sularıyla yoğruluyor. Sarılamadığın, bağrına basamadığın çocukların, torunların aklına geliyor. Hep hasretinde kaldığın insanlar… Tıpkı dostlarında, arkadaşlarında olduğu gibi burnun ucunda tütüyorlar. “Dedeciğim” deyip boynuna atılamayışlarının, kucaklayıp bağrına basamayışının hüznünü yaşıyorsun.

İnsanlar var karantinaya girmiş, hastaneye alınmamış... Odalarında, hücreye atılmış mahkumlar gibi kovidle baş başa kalmış, yalnızlık duygu ve düşüncesinde, aile sıcaklığı dışında yapayalnız bırakılmış insanlar.

Camda buhar ve belirsizlik, arkasında yağmur, fırtına; sokakları dolduran kuralsız ve sorumsuz binler, on binler, yüz binler, milyonlar... / “Ah” diyorum, “düş gibi şu buğu, şu sis kalksa, şu fırtına dinse, herkesin aşısı bitse, kovid yok olsa, yalansız, kandırmacasız bir dünya kurulsa ve insanlık rahat bir nefes alsa…” Rahat bir nefes alsak!

Fırtına dışarıda camları dövmeye devam ediyor.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız.