Bu milletin gençliği 27 Mayıslarda öldü. 12 Martlarda, 12 Eylüllerde öldü; üzerlerinden dozer gibi geçildi; 15 Temmuzlarda tanklarla çiğnendi. Milletin Meclisi savaş uçaklarıyla bombalandı, güvenlik güçlerinin yüreğine kurşun sıkıldı.

Yeniçeri Ocağını arkasına alan medrese-ulema-tarikatlar Osmanlı’nın “yönetim zaafından” yüzyıllarca yararlandı. Ayırtına varan II. Mahmut Yeniçeri Ocağı ile kimi tarikatları kapattı ve şeyhlerini idam ettirdi, sürgüne gönderdi. Tarikatların, cemaatlerin yönetime katılma hastalıkları Cumhuriyet’le de nüksetti. Atatürk, “halka ve devlete zarar verdiğini gördüğü tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri” kapattı. Yüzyıllarca toplum içerisinde “devletin ortağı” gibi hareket ettiler. Kimi ayaklanmalarda binlerce insanın ölümüne neden oldular. Ve bugün pek çoğunun, başta ABD olmak üzere “dış güçlerle” ilişkileri var, Türkiye aleyhine çalışmalarını birlikte yürütmektedirler.

Onlarca yıl, “soğuk savaş yöntemleriyle” gençlerin birbirlerini kırmalarına göz yumdular, ülkenin darbelere açık hale getirildiğini hırsları, kaprisleri yüzünden bir türlü görmek istemediler. Bölünme, ayrıştırma, kutuplaştırma ve düşmanlaştırmadan medet umdular, nemalanmaya kalktılar. PKK, IŞİD, PYD, EL KAİDE, FETÖ … gibi terörist örgütler yetmiyormuş gibi kendilerinden olmayan, kendilerine oy vermeyenleri de, teröristlikle, hainlikle, terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçladılar.

Bu ülkenin insanları Kurtuluş Savaşını verdi. İngiliz’i, Fıransız’ı, Yunan’ı, İtalyan’ı bu topraklardan kovdu. Dinsel ve etniksel örgüt isyanlarıyla boğuştu. Tümünün üstesinden gelmeyi bildi ve bağımsızlığın, özgürlüğün bedelini binlerce insanını şehit vererek çok ağır bir biçimde ödedi. Hastalıkların, salgınların, ekonomik sorunların üstesinden gelmeyi bildi. Ama… Politikacıların uzlaşmaz tutum ve davranışlarıyla bu millet çok zaman kaybetti. Ülke, top yekun insanlarıyla enerjisini kalkınmaya, ilerlemeye yoğunlaştıramadı. Hep “siyasi birtakım hayallerin, fantezilerin” peşine düştü. Şimdi de bir “İslamcılık, Osmanlıcılık” tır gidiyor. Cumhuriyetle gelen “maddi ve manevi” her şey yok edildi, “adı hainlikle özdeşleşen padişahlarsa” ihyaya edildi.

Atılımın, kalkınmanın, ilerlemenin temeli akıl-bilim-teknoloji ve sanayidir. Bunlara bakılmadı.

Siyasetlerini “sert, ağır ve hakaretamiz sözler” içeren bir üslupla “ayrıştırmaya, ötekileştirmeye, düşmanlaştırmaya” oturttular. Zaman zaman bu yetmiyor gibi, hırslarını ve öfkelerini kontrol edemeyen kimi siyasiler “adalete ve adaleti sağlayan kurumlara” saldırıyor. Devlet, temeli adalet, eşitlik olan bir kuruluştur. Kurumlara saldıranlar, aslında devletin kendisine saldırıyorlar ve gözlerini hırs, kin, öfke ve nefret kapladığı için bunun ayırtına varamıyorlar.

“Ne mutlu Türküm diyene, Andımız, sevgi, saygı” gibi değerleri kaldırdılar. Yerlerine kini, nefreti, düşmanlığı, ötekileştirmeyi, dini ve etnik ayrıştırmayı getirdiler. Dindar, ahlaklı, doğru, dürüst, namuslu nesiller yetiştirme yerine kindar nesiller yetiştirmeyi yeğlediler. Sevgiyi, hoşgörüyü unutturdular. “İslam’da birleşmeyi” “Araplaşma, Arapçalaşma” biçiminde algıladılar.

Bu millet, “iç savaş” gibi teröre, binlerce kurban verdi. Vietnam yıllarca süren ve milyonlarca insanını kaybettiği bir savaşı, binlerce km. öteden gelen Amerika’ya karşı kazandı. İspanya Cumhuriyetçilerle Kıralcıların çarpıştığı “iç savaşta” milyonu aşkın insanını yitirdi. Özellikle Mussolini ve Hitler’in devreye girmesiyle kıralcıların kazandığı bu savaşın acıları, yaraları İspanya sanat dünyasında hala sürüyor. Afganistan’dan, Pakistan’dan, Hindistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Libya’dan, Mısır’dan… hiç mi ders almayacağız? “Düşünen her insanın her olaydan alacağı ders(ler)i de vardır” ayetini görmezden mi geleceğiz?

Bu millet, bu halk, bu ülke, bu ayrıştırma, ötekileştirmeye ve nefret diline daha ne kadar dayanabilecek?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…