Okullarda anlatırlarken rahmetli öğretmenlerimiz, “müttefiklerimiz yenildiği için, biz de yenik sayıldık” derlerdi. Bilirlerdi ama koca bir milletin yenildiğini içlerine sindiremediklerinden söylemeye ne dilleri varırdı, ne de gönülleri el verirdi. Bir iki cephede elde edilen başarı, savaşı kazanmaya yetmiyordu. Birinci Kutül Emare ile Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı’ndan Mondros Mütarekesi’ni imzalamadan çıkmamıza engel olamadı.

Savaştığımız ülkeler, topunu, tüfeğini, savaş gemilerini ve uçaklarını üretecek, yapacak bilgiye, beceriye, teknolojiye, sanayiye sahiptiler. Bizim gibi taşıma su ile değirmen döndürmüyorlardı. Silahı, mühimmatı, hatta giyeceği elbiseden, postaldan, yiyeceği “yemeğe” kadar her şeyi dışarıdan getirtecek, Almanya “yardım” edecek, biz de savaşacaktık. 18. Yüzyıldan bu yana üretecek, yapacak, sanayiyi kuracak ve güçlü olacak kadar vatansever değildik, “vatansever olduğumuzu gırtlağımızı yırtarcasına söylesek” bile…

Almanya da yenilmişti, ama İtilaf Devletleri Almanya ile “Mondros” gibi bir antlaşma yapmamıştı. Almanya bölünmemiş, parçalanmamış, boğazları, başkenti dört İtilaf Devleti tarafından işgal edilmemişti. Tüm gelir kaynaklarına, kapitülasyonlar bahane edilerek el konulmamış, kadınlarının, kızlarının ırzına, namusuna dokunulmamıştı. Çünkü, yenilse bile Almanya, sanayisi olduğu için güçlüydü.

30 Ekim 1918 akşamı, Limni adası, Mondros Limanı ve orada demirli Agamemnon zırhlısı… İtilaf Devletleri ve Osmanlı temsilcileri “ateşkes antlaşmasını” imzalayarak fiilen İmparatorluğun mezarını kazdılar.

Türk halkının topraklarını bölüşen, kapitülasyonlarla haracını alan, yaptıkları onca kara pıropagandaya karşın sömürücü İngiliz, Fıransız, İtalyan ve Yunanlar, Türk milletinin umudunu, yaşama sevincini, işbirlikçilerle çıkardıkları isyanlara rağmen yok edemediler. Son Meclisi Mebusan oturumunda, tüm baskı ve güçlüklere karşın yurtsever ve milliyetçi mebusların aldıkları “Misak-ı Milli” kararıyla vatanın ve milletin bölünmez ve parçalanamaz bir bütün olduğunu dünyaya duyurdular. Bu belge, bağımsızlığın özgürlüğün manifestosuydu.  

Mondros’ta verilmiş tüm sözlere karşın, Paris Konferansı’nda alınan kararlar doğrultusunda Yunanlar İzmir’i, aralarındaki ihtilafları“(?)” fırsat bilen İtalyanlar kimseye sormadan Antalya’yı işgal ettiler. Daha sonra 7. Madde gerekçe gösterilerek İngilizler İstanbul’u, Suriye ve Irak’ı, Fıransızlar da Adana, Antep ve Maraş’ı aldı ve Anadolu paylaşıldı.

Mütarekenin ilk altı ayında İttihat ve Terakkici yurtseverler, ülkenin aydınları, devlet adamları, kaliteli ve nitelikli askerleri, din adamları, tehcirle suçlananlar işgalci güçlerin isteklerine uyan Padişah hükümetince-Damat Ferit-ce tutuklanıp Malta’ya sürüldüler.

Halk yorgundu, ama umutsuz değildi. / Ülke işgal edilmiş, parçalanmış, ama birlikte yaşama arzusu ve isteği yok edilememişti. / Bağımsız, özgür yaşama ve karar verme hakkı elinden alınmıştı, ama yaşama sevinci daha da canlı ve diri duruma gelmiş, bilenmişti.

Bunu görebilen Mustafa Kemal Paşa, bir gemi dolusu umut ve yaşama sevinciyle Samsun’a çıktı. Günlerden 19 Mayıs 1919. Atatürk’ün, bağımsızlık ve özgürlük güneşinİn doğduğu, Merzifon’dan-Havza’dan Amasya’ya, Amasya’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Sivas’a ve tüm yurda yayıldığı gün… Türklerin “antiemperyalist” bir mücadeleye, bağımsızlığa, özgürlüğe, yaşama umuduna, sevincine, tarih sahnesinde yeniden var olmaya elinde silahla koştuğu gündür. Hangi hesap ve düşünceyle “özgürlük yürüyüşünü” küçümseyenler, kapitalistlerin elinde oyuncak olmaktan, ülkeyi felakete sürüklemekten kurtulamayacaklardır.

İtilaf Devletleri, verdikleri hiçbir sözün arkasında durmadılar, bundan sonra da durmayacaklardır. Uluslararası dostluk çıkar ilişkilerinden başka bir şey değildir. Bağımsızlığın, özgürlüğün anlamını ve değerini cahilce unutanlar, tarih önünde hesap vermekten kurtulamayacaklardır.

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız.