Bir zamanlar bir söz vardı dillerden düşmeyen, sakız olup çiğnenen: “Ağzı olan konuşuyor.” Yine eskilerin söylediği “boğaz dokuz boğumdur, sekiz boğum düşüneceksin, dokuzuncu boğumda konuşacaksın” sözü… Birinde konuşmak, diğerinde düşünmek çok önemli…  

Önüne gelen konuşuyor ve konuşmak, gerçekten bu denli sorumsuzca, rahat ve kolay mıdır? Sözcüklerin, anlamların, düşüncenin ve konuşanın kendine, dinleyenlerine karşı hiç mi sorumluluğu yoktur? Yunus’un dediği gibi, bir gün “bir Molla Kasım gelir, seni sigaya çeker.”

Bilginin, düşüncenin, insan olmanın ağırlığını, onurunu, sorumluluğunu taşıyanlar “Molla Kasımlara” karşı sorumluluk duyar, çekinirler. Bırakınız eleştirilerini onları gördüklerinde, ya da “duyacaklar” kaygısını taşıdıklarında, utanır, sıkılır, yüzleri kızarır, rahatsız olurlar.  

Konuşmadan önce sözün önünün, ardının, nereye varacağını düşünmek, öğrenmek ve bilmek gerek. Öğrenmeyen, bilmeyen “çok yönlü düşünüp konuşamaz.” Düşünceyi oluşturan bilgidir, deneyimdir, inançtır. Bunlardan yoksun insanların düşünceleri olmayacağı gibi vicdanları da yalanla, dolanla, hurafeyle, yanlışlarla” beslenir. Sözün başını sonunu hesap-kitap dahi edemez. İnsanları aldatmakla, kandırmakla uğraşırlar.

Türk ve dünya edebiyatını bilmeyen, Doğunun ve Batının felsefesini, kılasiklerini okuyup anlamayan, sözcükler üzerinde çalışmayan, günlük dilde, edebiyat-sanat-kültür dilinde, pisikolojide, sosyolojide, felsefede, bilim dilinde sözcüklerin ne anlamlara geldiğini araştırmayan “politikacı”, her ağzını açtığında saçmalayacak, yanlış konuşacaktır. Çirkinlikleri tartışılırken, kerameti kendinden menkul olduğu için “sözlerim cımbızlandı, başka yönlere çekildi, yanlış anlaşıldı, ben öyle demek istemedim” savunma yalanlarına yüzü kızarmadan başvuracaktır.

Sözcükler arasında, rakamlardaki kesinlik gibi “matematiksel bağıntıyı” göremeyen insanlar, sözcüklerin taşıdıkları düşünceyi, bilgiyi algılayıp kavrayamazlar. Filozofları bir düşününüz, pek çoğu matematikçi ve fizikçidir. Rakamların dilinden anlamayanlar sözcüklerin dilini nasıl anlasınlar? Bilirsiniz, “anlamak pıroblemi yarı yarıya çözmek demektir.”

Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo’yu öğrenmeden Sipinoza’yı, Dekart’ı, Kant’ı, Bergson’u nasıl anlayacağız? Kigerkırat’tan Dostoyeski’ye, Niçe’den Alber Kamü’ye, Sartır’a kadar, Hegel’den, Encels’e, Marks’a kadar düşüncenin gelişimini nasıl izleyeceğiz? Bruno’yu, Galile’yi anlamadan Rönesans’ı, Martin Luter’i öğrenmeden reformu anlamak, Fıransız burjuvazistlerini araştırmadan Büyük İhtilalin sonuçlarını kavramak mümkün mü? Kilise ile bilim insanları arasındaki kavgayı, dogmatizmi, skolastik düşünce ve inancı bilmeden nasıl çözeceğiz? Aklı, bilimi kavrayıp teknoloji ve sanayi ile insanlığın hizmetine sunulduğunu nasıl görebileceğiz? “İsa ile Niçe’yi nasıl barıştıracağız?”

Darvin papazdı. Galapagos Adalarına gidene kadar Tanrı’nın varlığını kanıtlamak düşünce ve inancındaydı. Kıraliyet donanmasıyla yaptığı dört yıllık “dünya turu, gözlem ve araştırmaları” bambaşka noktaya götürdü Darvin’i. Eserlerini, “bilim” diye hurafeleri yazan” sözde “alimlere” karşı on yedi yıl toplumsal baskılarla beklettikten sonra ancak yayımlayabildi.

Filozoflarla düşüncenin dilini, edebiyatçılarla, yazarlarla-şairlerle yaşam dilini, duyguların sonsuz zenginliğini ve harmanlanışını görüyoruz. Sözlükler, ansiklopediler her fırsatta “anlaşılmazlıkta” düğümlenen sözcüklerin şifrelerini” önümüze seriyor. Sekiz boğumda bu kaynaklar taranacak, öğrenilecek, bilgiyle, kültürle yoğrulacak, ondan sonra konuşulacak… Her ağzı olan sorumluluğunu taşıyamadığı sözcükleri kullanmayacak, boğulma tehlikesi sezinlediği denizlerde yüzmeyecek, aklına estiği gibi konuşmayacak. Konuşuyorsa “yanlış anlaşıldım, sözlerim çarpıtıldı” demeyecek. “Bu söz nereye varır, neyi kırar, döker, hangi kalplere acı verir, kimleri darıltır, küstürür? Acaba kaş yaparken göz çıkarır mıyım” hesabı yapılmadan konuşulmayacak. Düşünen insan için “laf ola, torba dola” olmaz…

Halit Ziya’yı okumayan, Yahya Kemali, Dağlarca’yı, Nazım’ı, Orhan Veli’yi, Tarık Buğra’yı, Oğuz Atay’ı anlamayan, Fulnkner’i, Şitaynbek’i, Tolstoy’u, Gorki’yi, Pasternak’ı bilmeyen, şarkıların, türkülerin yağmurlarıyla ıslanmayan dilin hangi sorumluluğunu taşıyabilir, evrensel sevgiyi, barışı, kardeşliği, yaşama sevincini nasıl yaratıp paylaşabilir ki?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…