Şiirlerini yazarak öldürüldüler / Romanlarını, tarihlerini yazarak…

Katillerini bulmak, adaleti gerçekleştirmek devletin görev namusuydu. Fakat devlet namuslu olmanın gücünü, cesaretini, dirayetini gösterip “bildiği, tanıdığı, kötü siyasetçilerin ortağı olan katilleri” yakalamadı, yargılamadı, adaleti gerçekleştirmedi. / Kirli, lekeli, halk düşmanı siyasetçiler, “sansasyonel” oyunlarla ancak başarılı görülebilirler. Ama tarih bir gün-geç de olsa-gizli kapaklı yapılan işleri, bir bir gün yüzüne çıkarır ve hesabını sorar.

Sinop Cezaevi, bugün müzedir. Önü doldurulup, yol-meydan-rıhtım yapıldığı için, “dışardaki deli dalgalar, gelip duvarlarını yalamıyor” daha. Kötü, başarısız, yüreğinde insan sevgisi, Anadolu sevdası barındırmayan, çıkarcılıktan başka hesabı olmayan politikacılar yüzünden bir yığın Türk aydını, düşünen insanı, şairi, yazarı, sanatçısı bu zindanda yatırıldı, rutubetli koğuşlarında çürütüldü. Sabahattin Ali de Sinop Cezaevinde tutuklu olanlardan birisiydi. Koğuşunu görmek için merdivenlere yöneldiğinizde “başın öne eğilmesin” türküsünün ezgisi, burulup burulup saplanan bir hançer gibi yüreğinize saplanıyor, tüyleriniz diken olup derinize batıyor, boğazınız düğümleniyor ve “neden” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Hırsızlık mı yaptılar, vampir gibi halkın kanını mı emdiler, emeğini mi çaldılar, hazinesini mi boşalttılar? İhale yolsuzluklarıyla vurgun, soygun yaparak, değerinin çok çok üzerinde ihaleler verdirerek haksız kazanç mı sağladılar? Devlet sırlarını mı sattılar? Irz, namus düşmanı mı oldular? Bunların hiçbirisi değillerdi, aksine bunları yapan halk düşmanı politikacıları, halka anlattıkları için “düşman bellenip” zindanlarda çürütüldüler, öldürüldüler.

Bu değerler, Anadolu’yu, Anadolu insanını, uygarlıklarını, Ahmet Yesevileri, Hacı Bektaşi Velileri, Hacı Bayram Velileri, Yunusları, Mevlanaları, özümsemiş, çeşmelerinden kana kana içmiş, baş tacı etmiş, Pir Sultan Abdallarla darağacına çıkmayı onur saymışlar, Karacaoğlan gibi sevdalanmış, Dadaloğlu, Köroğlu gibi gözünü budaktan esirgememiş, otellerde yanmayı göze almış, hak, hukuk, adalet ve gerçek savaşçısı yiğit insanlardı...

Neden öldürüldüler, neden zindanlarda çürütüldüler, neden bu insanlara kıydılar?

Salt “gününü kurtarmak isteyen çıkarcı politikacılar” gibi düşünüp yazmadıkları için, salt “halk düşmanı”, “halkını aldatıp kandıran, yalan konuşan, gerçekleri söylemekten” kaçınan politikacıları, düşünceye, bilime, özgürlüklere saygı duymayan, değer vermeyen, çok yüzlü, çıkarları için Amerika’yı milletine tercih edecek kadar ahlaklı, dindar, namuslu görünen sahtekarları yazıp anlattıkları için “suçlu görülüp” zindanlara atıldılar, çürütüldüler, yakıldılar, öldürüldüler.

Onlar, “sol memelerinin altındaki cevahire” göre duydular, düşündüler, yaşadılar, yazdılar romanlarını, şiirlerini, talih ve tarihlerini. Doğru, dürüst, namuslu ve mert… Yalansız, kandırmacasız, düşüncenin onuru ve namusuyla… Kafasında “suç kalıpları” taşıyanların ihanetine uğradılar, düşünceyi suç sayanların ihanetine… Kurşunlandılar, bombalandılar, yakıldılar, yargılandılar, darağacına çekildiler. Yurt sevgisi, millet sevgisi dolu yürekleriyle, Amerika düşmanı olarak asıldılar… Halkının çalınmasını, soyulmasını haykırarak öldüler… Kaçakçıları, esrar, eroin, uyuşturucu baronlarını, mafya babalarını, siyaset-tarikat-ticaret üçgenindeki kirli ilişkileri, iğrenç ortaklıkları yazdılar. Ve o güzel, mangal yürekli, korkusuz, namuslu, destan kahramanı insanları öldürerek susturdular.

Sabahattin Aliler, Muammer Aksoylar, Bahriye Üçoklar, Ahmet Taner Kışlalılar, Uğur Mumcular, Necip Haplemitoğulları, Ümit Kaftancıoğulları niye, neden, niçin öldürüldüler? Madımak’ta 37 aydın niye, neden, niçin yakıldı? Sol memelerinin altındaki “cevahire” bakın, memleket sevgisinden, insan sevgisinden, doğruluktan, dürüstlükten, haktan, hukuktan, adaletten ve gerçeği haykırmaktan başka hiçbir ses bulamayacaksınız orada. Ve o güzel insanlar kendi şiirlerini, destanlarını yazarak öldürüldüler…

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…