Yüzyıllardır tartışılan bir konudur. Tarihin derinliklerinden gelen “çok eşlilik”, “dinsel bir öneri mi”, yoksa “tarihsel bir zorunluluk” muydu? Dini kitaplar ve inançlar erkekleri “tanrılaştırır”, “erkeklik organını, bereket tanrısı” yaparken, kadını silikleştirdi, aşağıladı, alınıp satılan cariye-köle durumuna getirdi. Bugün bile kimi erkek beyinlerde aynı “pagan anlayış” hüküm sürmektedir.

Oysa evlenme akidi “Tanrı buyruğu” olmaktan çok, “üreme” amaçlı bir sözleşmedir. Doğada tüm canlılar, mikroplar, bakteriler, bitkiler, hayvanlar, insanlar bölünerek, parçalanarak, tozlaşarak, çiftleşerek soylarını, doğal yapılarını bozmadan geleceğe aktarabiliyorlar. Kimileri de doğal değişimlere ayak uyduramadıklarından elenip yok oluyorlar, soyları tükeniyor. Yalnız “düşünen, önlem alabilen insan” üremeye, çoğalmaya müdahale edebiliyor.

İnsanlık toprağa yerleştikten, mülkiyet duygu ve düşüncesini geliştirdikten sonra kendi aralarındaki eski ilişkileri, alışkanlıkları da değiştirdi. Paylaşımcı beyinler, sahiplenici beyinlere doğru evrildi. Toprakla insan arasındaki bağlantı, yaşamın anlamını etkiledi, her işte, her eylemde, her ilişkide “mülkiyet inancını” ön pılana çıkardı. İnsanlar, özellikle sahiplendikleriyle güçlü, ya da zayıf oldular. Zamanla, üretmeden zayıfların elindekileri almayı kendilerine bir hak olarak gördüler, yaptıklarına “tanrı buyruğu” dediler. Kavgaları, çatışmaları, savaşları yarattılar. Güçlerini, “tanrı iradesi ve kaderle” açıkladılar. Her işlerini “tanrılara” bağladılar. Zamanla “tanrı bizimle” dediler ve inandırdılar. Kendi çıkarları gereği “savaşı da barışı da tanrı istiyor-a” getirdiler.

Eskiden, “evcilleştirilen hayvan gücü ile insan gücü birleştirilerek” işler yürütülüyordu. Hem toprakta, hem de savaşta bu iki “güç” etkin rol oynuyordu. İnsanlık, toplayıcılıktan üreticiliğe geçtikten sonra, evcilleştirilen hayvanlar ve tohumlar yetersiz kaldı. Daha çok üretmek, daha çok toprak, daha çok tohum, daha çok insan ve hayvan demekti. Güç kaynağı hayvan ve insandı çünkü. Gücü ele geçirmek için ailelerin ve evcil hayvanların sayıca artması gerekiyordu. Hayvanlar sürü işi yetiştirilirken, insanlar da “çok eşlilikle” çoğalıyorlardı. Çok çocuk, insan gücü, aynı zamanda savaşçıydı. Sahip olunan toprak, ürün, hayvan ve insan, güçlü olmanın simgeleriydi. Bugün bile büyük ve güçlü devleti “nüfusuyla” tanımlayanlar var. Oysa güç, üretim araçlarının üstün tekniklerle yapılabilmesindeydi.  

“Şehir devletlerini” tanrılarının emri olarak geliştirdikleri ordularla fethediyor, sınırlarını, topraklarını genişletiyorlardı. Savaş asker demekti, asker, daha çok erkek, daha çok çocuk demekti. Bunun için çok sayda kadınla yapılan evliliklerle “toprağa ve askere” kaynak yaratılıyordu. En etkin yol, “çok eşliliğin” tanrı buyruğu olduğu söylemiydi. Oysa bu söylem tanrılardan değil, “toprağın ve orduların isteğinden” geliyordu.

Çadır uygarlığından toprak uygarlığına geçişte yaşanılan en büyük değişim aile yapısında oldu. İnsanlar “toplayıcılıktan üreticiliğe geçti.” Büyük ölçüde hem hayvan gücüne, hem de insan gücüne ihtiyaç duyuldu. İnsan yetiştirmek için “toprağın ve askerin” emrine uyarak çok kadınla evlilik yapıldı. Osmanlı üç-dört kadınla evli olan erkekleri sefere-savaşa almıyor, daha çok çocuk yetiştirsinler istiyordu.

19. Yüzyıldan sonra toprak uygarlığından çıkıp sanayi uygarlığına geçişle, yeni üretim tarzı, yeni çalışma düzeni ve yaşama biçimiyle toplum ve aile yapısı da değişti. Emek-yoğun çalışmanın içerisinde insan ve hayvan gücünün yerini makineler aldı. Toprakta makine, sanayide makine, savaşta makine, hatta ev işlerinin büyük bir kısmının yapılmasında da çamaşır, bulaşık, robot, süpürge gibi makineler var. Toprakta ve hasatta günlerce çalışarak yüzlerce insanın yapıp başaracağı işi, bir tıraktör ve bir biçerdöverle birkaç saatte bitirebiliyor, yüz binlerle, milyonlarla anılan orduların yerini “makine-motor gücü yüksek teknik ordular alabiliyor,” matbaalarda kısa bir süre içerisinde binlerce, milyonlarca kitap basılabiliyordu…

Sanayi uygarlığı insan ve hayvan gücü yerine makineyi kullandığı için, insan ve hayvan gücüne gereksinim duymuyor. Bu nedenle aileler tek eşliliğe yöneldi.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…