Geçtiğimiz hafta Ayasofya’da Cumhurbaşkanının da katıldığı Hafızlık Kursu öğrencilerine belge verme töreninde konuşma yapan bir imam açıkça Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e adeta kin kustu. Bay imam,Camide dince kutsal sayılan bir ibadethanede, insanları birliğe, kardeşliğe, huzura çağıran konuşma gerekirken, fırsat bu fırsattır diye Atatürk’e saldırmayı uygun buldu.Camide bulunanlardan herhangi bir itiraz gelmedi. Bu densizliğe yurdun dört bir tarafından yoğun tepkiler yağdı.

Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir ibadethanesinde, o ülkenin kurucusuna, kurtarıcısına bu derece saldırganlık yapılmaz. Bay imam bu davranışını, “barış ve kardeşlik dini” diye tariff edilen İslamın neresine koymaktadır bilemiyoruz.

29 Mayıs 1453- Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiştir.

16 Mart 1918- Sultan Vahdettin döneminde İstanbul Müttefik kuvvetlerince işgal edilmiştir.

6 Ekim 1923- İstanbul, Mustafa Kemal Orduları komutanlarından Şükrü Naili Paşa 3. Tugayı ile şehre girmiş ve 5 yıl süren işgal sona erdirilmiştir.

1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya'da Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. Restorasyon sırasında Ayasofya'nın, kiliseye tekrar çevrilmesi konusunda fikirler ortaya atılmışsa da bölgede yaşayan Hristiyan sayısının çok az olmasından dolayı oluşan talep yetersizliği, bölgede bu denli muhteşem bir kiliseye karşı yapılabilecek muhtemel provokasyon ve mimarinin tarihî önemi göz önüne alınarak Bakanlar Kurulu'nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmişti.

MUSTAFA KEMAL’DEN NASIL KURTULACAĞIZ?

  1. Eylül.1922 günü Türk orduları düşman kuvvetlerini denize döker, kalanını teslim alarak, galip ve muzaffer olarak İzmir’ e girer. Anavatanımız düşmandan temizlenmiştir. Kendi yurdumuzda özgürlük ve bağımsızlığımızı kazanmışızdır. Bütün yurt büyük sevinç ve coşku içindedir. Anadolu’da yükselen bu coşku elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne de yansımıştır. Milletvekilleri de sevinç içindedir.

“İlk Meclis’ten kalma bir dostum, Muhiddin Baha , bana bir Ankara hikayesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Mecliste bir aralık ellerini yıkamağa gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal muhaliflerinden biri.

-Yahu nedir bu halin? diye sormuş. Öteki dudaklarını  sıkarak:

-Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir’i bize vereceklerdi. Nesini büyultüp duruyorsunuz? diye çıkışmış da!. Sonra da:

-Yunanlılar’dan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız? demiş.

Evet, muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?

Doğu böyledir, dostlarım. Doğu’da kin, kolayca hıyanete kadar götürür. O gün sapsarı kesilenler veya onların kinini güdenler, şimdi bile o günün hâtırasını söndürmeğe uğraşmakta değil midirler? Doğu kini, vicdanları sarsan bu kanser…Kanserlerin en habis soyu!..”.(Falih Rıfkı Atay-Çankaya- sayfa:314-315-Sena Matbaası-1980-İstanbul)

ZİHNİYET HALA SARIKLI ve SAKALLIDIR

AtatürkTürk Ocakları kongresi nedeniyle Ankara’ya gelen delegelerle konuşma yapmaktadır: Okullarımızda ve bütün kültür müesseselerimizde millî eğitim esas kabul edilmiştir. Tuttuğumuz yol budur: Çocuk, dinî eğitimini ailesinde alacaktır. Bu arada, İlahiyat Fakültesi gibi, dinî eğitimi takviye edecek müesseseler de kurmak üzereyiz.  Fakat bu, zaman meselesidir.

Halbuki devrimimizin tam dönüm anında topraklarımıza göz dikerek saldırmak isteyen düşmanın, dini ele alarak birçok fitne ve fesatla halkı kandırmaya kalkıp türlü entrikalar çevirmekten çekinmeyeceği de muhakkaktır. Biliyor musunuz ki, Mussolini buraya nasıl gelecektir? Din adamlarını, elinde silah olarak kullanacaktır!..

Mustafa Kemal’in konuşmasının tam da bu noktasında, delege arkadaşlardan biri atıldı:

-Paşam!..dedi, müsterih ol…Bu devrim yerleşmiştir. Millet bunu anlamıştır, benimsemiştir. Devrimlerimiz, halk tabakalarına kadar her tarafta kadar kökleşmiş olduğu muhakkaktır. Bundan emin ol, Paşam!..

Mustafa Kemal, bir an durdu. Sonra, hepimize teker teker sordu:

-Arkadaşınızın bu fikrine ne dersiniz?

Verilen cevaplar içinde, bu fikre kesin şekilde iştirak edeni yok gibiydi. Herkes aşağı yukarı belirsiz konuştu. Bunun üzerine Paşa;

-Arkadaşlar…dedi, devrimimiz henüz yenidir. Dedikleri gibi; kökleşip, benimsendiği hakkındaki kaanatlerimiz ancak ileride karşılaşacağımız olaylarla tahakkuk ve teeyüt edecektir(ortaya çıkacak ve güçlenecektir). Fakat şimdi şuna emin olmalısınız, bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla cemiyet hayatında yer alanlarımızın çoğunun ki kafalarının içindeki zihniyet hâlâ sarıklı ve sakallıdır…

Büyük Ata’nın olaylarla gerçekleşen bu sözü, hâlâ kulaklarımdadır.

 (Anlatan :Tevfik Noyan- Nükte ve fıkralarla ATATÜRK - Niyazi Ahmet Banoğlu-

 (2.Baskı) Sayfa: 679-682- İnkılap ve Aka Kitabevi -1981 İstanbul

EY MİLLET UYANIN!..             

Ankara’da üniversitede okuduğumuz yıllar.Bir seçim öncesi. Yerel mi genel mi şimdi anımsamıyorum. Ankara Sanat Tiyatrosu (AST)’da oynayan oyunu “mutlaka gör!” diyor arkadaşlar. AST ilk özel tiyatrosu Ankara’nın. Güçlü bir oyuncu kadrosu var. Oynadıkları her oyun ses getiriyor. Matinede yer bulabiliyorum ancak. Salon silme dolu. Oyun, baş rolünü Rana Cabbar’ın oynadığı “Eskici Dükkanı”  idi.  Orhan Kemal’in romanından uyarlanan oyunda bazı değişiklikler de yapılmıştı.

Anımsayabildiğim kadarıyla: Eskici’nin bir dükkanı iki de oğlu var. Kundura tamirciliği pek karın doyurmuyor. Bir süre sonra şehre gelen bir Amerikalı grup, petrol istasyonu kurmak için yer arar. Bunun için en uygun yer de Eskicinin dükkanının bulunduğu alandır. Ancak Eskici, dükkanını Amerikalılar’a satmak istemez. Oğulları ise bu işe dünden razıdır. Elleri para görecek, istedikleri gibi bir yaşam kuracaklardır. Bunun için babalarına baskı yapmaya başlarlar., Ancak eskici pek oralı değildir.

Oyunun final bölümünde dükkanda eskici ve oğulları birliktedir. Eskici dükkanın,  yabancılara satılıp satılmaması konusunda aralarında sert bir tartışma geçer. Aklımda kaldığınca, Eskici, dizden aşağısı olmayan ayağını göstererek, “Ben bu bacağımı, bu toprakların kurtarılması ve bağımsızlığı için savaşta yitirdim. Bu Amerikalılar burayla doymazlar. Diğerlerini de isterler”. Eskici çok sertleşir. Oğullarına bakar, “Uyanın!” diye gürler. Seyirciye döner, öfkeyle, “Uyanın! diye seslenir. Yüzünü oğullarında  ve seyircilerde gezdirerek: Uyanın  ey millet !..” diye  haykırır.. Perde iner..

Büyük bir coşku içinde çılgınca alkışlamıştık oyuncuları..  Oyunun oynandığı yıllara bakalım: “Milli Petrol Davası”  anlayışı güçleniyordu gençler ve aydınlar arasında. Bir de “Devr-i Süleyman”da yaşıyorduk. “Devr-i Süleyman”  ise,   o yılların çok ses getiren bir oyunun adı idi. 

 Büyük şair Dağlarca kalın söyler, kalın seslenir : Gün doğar tarla kuşları uçuşurlar / Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil / Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna / uyandırmazsan, uyanacak değil…