Ekonomi politika “üretimle tüketim arasındaki dengedir.” “Bu denge bir terazinin iki kefesinin karşılıklı duruşu gibidir, ne aşağıda, ne yukarıda.” Bu, keyfi olmaz, bilimsel yöntemlerle ayarlanır. O yüzden azgelişmiş toplumların siyaset hastalığı keyfiliktir, bilime yer vermemek; “borçla refah yaratmak” istemektir, yani kolaycılıktır.

1950’den bu yana, “halkın gözüne hoş, başarılı görünmek, ‘bu işi en iyi ben yaparım’ demek, yapay-borçla-faizle bolluk yaratmak, ‘ben sizin vazgeçilmenizim’ diyerek halkı seçeneksiz bırakmak, yanlışta ısrar etmek izlenen politikalardır… Yaklaşık yetmiş beş yıldır gerçeklere göre değil “halkın beklenti, istek ve duygularını” yalanla yoğurarak ürettikleri politikalarla Türkiye yönetiliyor. Bu politikalara siyaset biliminde “popülist” deniyor. Bu anlayış, “Türkiye gerçeklerine değil, Amerikan çıkarlarına göre hareket etmektir.”

Gelişmemiş toplumlarda kısırdöngüdür: “Bolluğu kısmamak için borç etmek, dışarıdan satın almak ve ‘faizi nasıl olsa öderim’ demek ve üretmeden yaşamak.” Yarı sömürge bağımlılığıyla “özgür” olduğunu, “ekonominin, refahın her geçen gün arttığını”, hatta yalana, rüyaya, hurafeye inanan büyük bir kitle bulunduğundan “Türkiye’nin gelişmişliğini, uçak, tank, helikopter yaptığını, zenginliğini kıskananların olduğunu”, “elin parasıyla refaha eriştiğini” söylemek; borçla halkının geleceğinin satıldığını, yok edildiğini ağza almamak… Bu ülke, bu kısırdöngüyü yüzyıla yakındır yaşıyor.

Üretime dayanmayan, dışa bağımlı ekonomiler “serumla” yaşatılırlar, bir türlü, düzlüğe çıkarılmazlar. Dün, İngiliz, Fıransız, Alman, Rus politika ve savaşlarıyla çizilen yolun sonunda Osmanlı’nın borç batağında çökmesine ve yıkılmasına nasıl neden olmuşlarsa, bugün de “aynı kafayı taşıyanlar” borçla-faizle “yol, köprü, tünel, beton ve asfalt” yaparak düzlüğe çıkacaklarını sanıyorlar. Tarımsız, fabrikasız ve “garson” olarak kalkınacaklarına halkı inandırmaya çalışıyorlar.

Öz kaynaklar yaratılmadan, toprakta ve fabrikada-dışa bağımlılığı kaldırmadan-üretmeden ilerleme olmaz; yeryüzünde hiçbir ülkede de olmadı. Osmanlı’dan gerekli dersler çıkarılmadan, Duyun-i Umumiye ve kapitülasyonlar anlaşılmadan, çıkarılan ikrazlarla-borç senetleriyle, Rum, Ermeni, Yahudi tefecilerden hangi koşullarla “borç alındığı” öğrenilmeden Türkiye çoook daha “faiz sebep enflasyon sonuçtur” diyecektir. Osmanlı aldığı borçla ne yaptı: Saray, köşk, kasır yaptı; hanedanın ihtiyaçlarını karşıladı; orduya silah, top, gemi, mühimmat aldı. Bunlar üretime dönük yatırımlar olmadıklarından, ne borçları, ne de faizleri ödeyebildi, gelir-üretim kaynakları yoktu, üretime yatırım yapmamıştı.

Kırılgan ekonomiler, büyük borçların, ağır faiz yükü altında ezilenlerin, yoğun nüfuslu ve işsizler ordusu yüksek, yiyicileri çok kalabalık olan, üretimi tüketimini karşılamayan toplumların ekonomileridir. Üretim yetmediği için “çağdaş tüketim mallarını” temin etmek dışalımla ve borçla karşılanıyor. Türkiye’nin dışalımdaki en büyük kalemini “enerji-akaryakıt-doğalgaz” oluşturmaktadır. Türkiye’de yetişen ve yanlış politikalarla dışarıdan alınan kimi “mallar” açığın daha da büyümesine neden oluyor. Tütün-sigara, pamuk, canlı hayvan-karkas et, buğday, saman, mercimek, nohut, pirinç… gibi ürünleri dışarıdan satın almak hem onur kırıcı, hem de hazineye ek yüktür. Asla “savurgan olmayacaksın, harcamayacaksın, tutumlu olacaksın, yeri geldiğinde kıt-kanaat yaşayacaksın, yokluğa-bir süreliğine de olsa düzlüğe çıkmak için rıza göstereceksin.” Sen aç dururken birileri “har vurup harman savuruyorsa”, Corc Orvel’in Hayvanlar Çiftliği’ndeki “Major Domuzlar gibi ekonominin kaymağını-en iyi elmaları yiyorlarsa”, yasalar önünde hesabını sormayı da bileceksin.

Cumhuriyet yokluklar, umarsızlıklar, kıtlıklar, isyanlar, başkaldırılar ve hastalıklarla boğuşarak çetin, yorucu bir uğraştan sonra huzur ve güven dolu bir limana ulaştı. Borç batağında kaybolmadı. Üretti. Öz kaynak yarattıkça fabrika yaptı, öz kaynak yarattıkça demiryolu, hastane yaptı, öz kaynak yarattıkça okul açtı, ihtiyaçlarını karşılayacak harcamalara girdi. Popülist politikalara yer vermedi. Giyinmek için Sümerbank’ı kurdu, sanayileşmek için

Türkiye İş Bankası’nı açtı, tarımı, hayvancılığı, beslenmeyi çözmek için TC Ziraat Bankası’na ek Şeker Bank’ı devreye soktu. Hiçbirisi, ama hiçbirisi paraları, olanakları hovardaca harcamadı, milletle dalga geçmedi. “İdare etmesini” bildi.

“Körle yatan şaşı kalkar” derler ya, ben de “borçla yatan faizle kalkar, enflasyonla güne başlar” diyorum. Üretmeyen bir ekonominin ilk çalacağı kapı borçtur, borcun kirası faiz, faizin karşılanması zam, zammın sonucu da enflasyondur. Gerisi “laf-ı güzaftır.”

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…