Galiba “Kumsalda” idi romanın adı. Bilim-kurgu. Bir nükleer savaş sonrası, su yüzeyine çıkardığı periskopuyla denizaltı Sidney’i, kıyılarını, sokaklarını gördüğünce üssüne bildirirken, “tenha, ıssız, hiçbir canlının izine rastlanmayan, terk edilmiş bir kent” diye anlatıyordu.

İki aydır evdeyiz. Sokağa çıkamıyoruz. Baharı göremeden yaprakların ve çiçeklerin doğayı ne kadar canlı, diri yaptığını ancak pencereden, balkondan Beşikdağı’nı seyrederken gözlemleyebiliyoruz. Evin önünde uzayıp giden H. O. Yücesan Caddesi ve birkaç sokağı hava aldırıyor bize, dünyamızı dolduruyor. Görevlilerin dışında Beşikdüzü sokağa çıkmıyor. Cadde ve sokaklar ıpıssız. Park edildikleri yerlerinde arabalar hiç değişmiyor.

Caddenin kıyısında doğudan batıya doğru dizilmiş Polis Karakolu ve Lojmanı, Jandarma Karakolu ve Aile Sağlık Merkezi bulunuyor. Her üçünün bahçesinde de betonun çirkinliğini yok eden, oldukları yeri güzelleştiren, canlılık, dirilik kazandıran sedir, çam, ceviz, ladin, çınar, japonika, taflan, servi, manolya ağaçları var. Yüksekten bakarken tümü birden muhteşem bir park görüntüsü veriyor ve içimiz açılıyor. İnsanların, kedilerin, köpeklerin terk ettiği, sessizliğe ve tenhalığa boğduğu sokakların yüreğimizde biriktirmiş olduğu ıssızlığı ağaçlarla gidermeye çalışıyoruz. Serçeler, körçeler, kargalar uçup uçup konuyorlar ağaçlara.

Yıllar önce, her sabah okula giderken Dr. Nuri’yi görürdüm Sağlık Ocağının önünde, elinde hortumuyla fide olan bu ağaççıkları sulardı. Zaman zaman da Başçavuş eşlik eder, karşılıklı konuşurlardı. “Bu kadar ıslama, çürüteceksin” derdim; “bir şey olmaz, yaylada her gün yağmur yağıyor üzerlerine” derdi. Nuri rahmetlik oldu, Başçavuştan hiç haberim yok. Her ikisinin de çocukları gibi üzerlerine titreyip özen gösterdiği fideler şimdi devasa ağaç olmuşlar. Jandarma ile Aile Sağlık Merkezini ayıran duvarın dibinde büyüyen erik, çiçekleriyle ayrı bir renk, ayrı bir zenginlik katıyor bahçeye. Güneş açınca cennete dönen memleketimin güzelliklerini seyretmek için balkona çıkıyorum, bomboş sokakları görünce yüreğim ıssızlaşıyor. Kadim dost güvercinler, hiç eksik olmadılar pencerelerden. Onları görünce rahatlıyorum.

Önceleri Sağlık Ocağı, Şimdi Aile Sağlık Merkezinin tam karşısında Ortaokul ve Beşikdüzü Atatürk Lisesi vardı. Bahçesindeki çam ağaçları çevresinin zenginliğiydi. Köy Enstitüsü İdare Binası karşısındaki Köy Enstitüsü Parkı, havuz, girişindeki defne ve incir ağacı, çardak yapılan üzüm asması, çam ve katran ağaçları, Enstitünün açılış haberinin ilk verildiği yerdi. Burası Beşikdüzü’nün anlamı, tarihi, güzelliğiydi. Okullar, park ve ağaçlar, değeri ve anlamı bilinmeyenler tarafından yok edildiler. Hiçbir estetik değeri olmayan beton yığınlarını “ev” diye karşımıza diktiler. O binalar, şu ıssızlığın ve yalnızlığın içinde daha da çok acı veriyorlar.

İnsanlar, insanların sevgisi, dostluğu, yakınlığı olmadığında, yürek ıssızlaşıyor. Evin dışı korku filmlerinde görülen karanlık koridorlara benziyor sanki. Kocaman “acaba” soru ve endişeleri insanın yakasını bırakmıyor, yüreğini ıssızlaştırıyor. Rıza’nın çayını yudumlarken koyulaşan, ısınan dost sohbetleri ve ardından yapılan kısa yürüyüşler ancak insanı kendine getirip rahat ettirebilir. Dostları, arkadaşları, gülümseyen sımsıcak “merhabaları” özledim.

Her akşam ölen binlerce insanı, yakınlarını, sevenlerini, dostlarını, acılarını düşünmeden edemiyorum. İnsanlığın ortaklaşa yürüttüğü bir savaşı ve kayıplarını… Bu savaşın en büyük kazancı bulunabilecek bir ilaç ya da aşıyla insanlığın güvence altına alınması olacak. Ne salgınlar atlatıldı, mutlaka bu da atlatılacak… Biraz sabır, diyorum.

Bugünler arkada kaldığında Ağasar deresinin ağzına gideceğim. Dalgaların gümbürtüleriyle virüsten öfkemi alacağım, ıssızlaşan yüreğimi yaşama sevinciyle dolduracağım. Dağlara, yaylalara, ormanlara çıkacağım, “insanlık acı çekmesin” diye bilinen-bilinmeyen tüm hastalıklara, tüm salgınlara, yakamızı bırakmaları için boğazım yırtılırcasına haykıracağım.

Barış, sağlık ve esenlikler diliyorum, sevgiyle kalınız…