Coğrafyamızın çetin şartlarını tümüyle omuzlarında taşıyan cefakâr Tonya kadını yuvasının mutluluğu için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz. Sırf onlar için döker alın terini. püsküllü ineklerini de onlardan farklı görmez. Yeri gelir ön plandadır gaybana inekleri… Bir de evinin erkeği gurbet eldeyse, yükü daha da ağırdır omuzlarında. Bir tarafta onun özleminin mısraları dökülür dudaklarından, öbür tarafta gözlerini alamaz eşinin gittiği köyünün virajlı yollarından.
Her mevsim farklı yaşantılar sunar bu coğrafya. Kış şartlarının zorlukları karşılar Tonya kadınını. Evinin çatısında biriken kar yığınlarını temizlemenin telaşı sarar yüreğini. Yuvasına zarar gelsin istemez. Mereğin, seranderin yollarını açmak da ayrı bir meziyet gerektirir. Mısırların saplarından oluşturduğu yığına ulaşması da çabası…
Ahırda inekleri yedirmeyle başlanır güne. Onları yedirmeden kendinin yemesi bile tutmaz üstüne. Yayar yayıkta sütünün kaymağını, namını dünyanın duyduğu meşhur tereyağı çıkar ortaya. Vurur sofraya ocaktan çıkardığı sıcak ekmeği, koyar içerisine mis kokulu tereyağından, toplanır külfet, sarar sofrayı. Bacadan kıvrıla kıvrıla yükselen duman, yuvanın sıcaklığının bir işareti oluverir.
Giyinir kuşanır yöresel kıyafetlerini. İtina ile hazırladığı tereyağını koyar sepetine, alır sırtına. Alışveriş için tutar çarşının yolunu. Çocuklarının sevineceği aşikârdır geleceğinden. Yükünün bir hayli ağır oluşu belli olur sepetinin gıcırtılarından. Çocukları koşar yükünü hafifletmek için annelerinin yoluna. Varırlar yuvalarına güle oynaya. Diyecek yoktur mutluluklarına…
Karlar eriyip dereler çağladığında ayrı bir telaş alır Tonya kadınını. Artık bahara adım atılmıştır. Gübreler taşınıp bahçeyle buluşturma, tarlalar bellenip ekinlerin ekilme zamanı gelmiştir Çağırır komşularını imece oluşturulur. İnilir bahçeye sepetler sırtlarında bir cümbüşe dönüşür. Bir horon halkası gibi dizilirler bahçeye beşi sıra. Bir ahenk içinde bellenir kazılır tarla. Bir sofra donatır imecesine. Haşlanmış patates, kavrulmuş turşu, mısır ekmeği bir de muhlama. Bu ziyafet yorgunluklarını unutturur onlara.
Kukular çağırır köyünün sarp yamacındaki ormanda. Bir hüzün sarar yüreğini. Gurbette eşinin özlemi yüreğinin derinliklerine işler. Bir türkü dolanır diline:

Nerdesın sevduceğum 
Çağırıyi kukular
Süsleruk sığırlari
Göçler yaylaya kalkar
Yayla vazgeçilmezidir yöre halkının. Başlar göç hazırlıkları. Yayla evinin eksiklikleri giderilir, derlenir toparlanır. Güzün sakladığı püskülleri çıkarır sandığının derinliklerinden. Donatır çok sevdiği ineklerini püsküllerle. Renk cümbüşüne dönüşen inekleriyle koyulurlar yayla yoluna. Güzün bir hüzünle ayrıldıkları yaylaya varmanın mutluluğu gözlerinden okunur. Püsküllü inekleri yayılır yaylanın çiçekli çimenlerinde. Zil sesleri karşı obadan duyulur. Kara ateşi tutuşturur komar çalılarından, zincire asılı ibrikten demler tavşankanı çayını. Bir bezleme yapar saçın üstünde. Çocukları sarar sofranın etrafını, tereyağı yetiştiremez olur onlara. Çöker akşam karanlığı, yakar duvarda asılı gaz lambasını. Bir iç çeker derinden, yine bir türkü söylenir kendi kendine: 
Ah gurbet zalım gurbet
Yedın Tonyalilari
Kiminin ağlar yari
Kiminin yavrulari
Eşinin gurbette oluşunu bir türlü sindiremez içine, Oğlu tek nefes olur koşar girer içeri. Babasından gelen mektubu tutuşturur annesinin eline. Eşi gelmiş gibi bir sevinçle alır mektubu elinden, koşar gaz lambasının yanına. Titreyen ışığının altında büyük bir özlemle okur mektubunu. Güzün geleceğinden bahseder eşi mektubunda. Bir an önce güz olsa ister yüreği.
Çitlerle çevrili çayır bahçesinde çayırlar bir hayli büyümüş biçilme zamanı gelmiştir artık. Döver tırpanını bir usta edasıyla. Her çekiç darbesi terlerini de beraberinde götürür. Keskinleştirdiği tırpanla iner bahçeye. Terlerini silmeye yetişmez belindeki peştamal. Kuruyan çayırları padul padul yaptırır çocuklarına. Bir yandan da başlar burma yapmaya. Ayırır doğuracak ineğinin payını, kalanını indirir köye kışa hazırlar.
Kışın odun ihtiyacını karşılamak için sıvar kollarını. Asar omuzuna tırmacını, belinde bilediği orağıyla tutar ormanın yolunu. Yığar yükünü tırmacı dolarcasına, iki büklüm olur eve varana kadar. Bir tas ayran yetiştirir ona çocukları. Bir yudum alır, siler terlerini ve yönelir yavrularına.

“Bakın benım güzel yavrularım, benım bu halımi göruysunuz, okuyun beyuk adam olun! Aha babanızın hali, gurbet ellerde kaldi. Gelsa bi türli gelmesa bi türli, çalışmasa olmayi Okuyun bizım gibi olmayın…”
Başlar ağaçların yaprakları sararıp dökülmeye. Yaylayla vedalaşmanın habercisi vargit çiçekleri de bir taraftan başlar açmaya. Gurbetçisi çıkagelir obanın bir boğazından. Ailece mutludurlar dünyaya yeni doğmuşçasına. Hasret giderirler doya doya.
Epeyce ilerlemiştir güz soğukları. Vargit çiçekleri çoktandır gidin diyor yayladan. Yapılır hazırlıklar. Püskülledikleri inekleri anlar göç ettiklerini. Arkaya bakmadan köyün yolunu tutarlar. Büyük bir hüzünle kilit vurulur yayla evinin kapısına. Vargit çiçekleri açtıklarına pişman olur. Gitmeyin deme fırsatını bulamazlar kendilerinde. Dönüp bakarlar geriye. Vargit çiçekleri boyun büker. Elveda yaylam, elveda misafiri olduğum evim, elveda mis kokulu tereyağına tat veren çiçekli çimenler!...

Üzülme vargit çiçeği, üzüntün niye? Nasip olursak geleceğiz seneye…