Kimi zaman sosyal medyada, kimi zaman da televizyon haberlerinde “dünya tatlısı bir çocuğun”-aslında tüm dünya çocukları tatlıdır-yakalandığı ölümcül hastalıktan ve acilen tedavisinden, aksi halde kısa bir süre sonra öleceğinden söz edilir. Anne ve babaların tedavi ettirecek güçleri yoktur; genelde Sigortalı, Bağ-Kurlu ya da Emekli Sandığındandır bu insanlar. “Sosyal Devlet” özelliği ortadan kaldırıldığı için Cumhuriyet’in vatandaşlarının sağlığı, “özel hastanelere ve özel doktorlara” müşteri oldu. Artık devlet vatandaşın yaptıramadığı “ağır tedavilerin yanında yer almıyor”, ama vekillere, emekli vekillere ve birinci dereceden akrabalarına “yedi göbek sülalesine yetecek” kadar sağlık desteği veriyor.

Hasta çocuk için yardım kampanyaları düzenlenir. Devletin mevzuatı uygun değildir. Sağlık için zamanla yarıştır bu. Tedavinin gecikmemesi gerekir, hastalık ilerler. Devletten, hükümetten, Meclisten, bakanlıktan beklenen adımlar atılmaz. Mevzuatın değiştirilmesi, ya da özel çocuklar ve özel hastalar için yasal düzenlemelerin yapılması beklenir, o da olmaz.

Devlet, bireyin yapamadığı, üstesinden gelemediği işler için vardır. Yeri ve zamanı geldiğinde vatandaş devletini yanında görmek ister. Bunlar, doğal afetler, yangınlar, depremler, sel felaketleri, salgın ve tedavisi zor hastalıklardır. Eğer bu anlarda devlet vatandaşın yanında yer alıp destek vermiyorsa, başka ne için vardır?

Devlet yavaş düşünür, yavaş hareket eder. Ne mevzuat değiştirilir, ne yasa çıkarılır. Kamuoyuna mal olan çocuk ölür. Duyarsınız, okursunuz, gazeteler yazar, televizyonlar haber yapar: “… çocuk, … bebek, … kadın ya da erkek daha fazla hayata tutunamadılar, beklentiler boşa çıktı, hastalığa yenildiler.” Yüreğiniz yanar, kan ağlar, kahrolursunuz.

 

Bu hastalar vekil, emekli vekil, bakan, ya da Genel Başkanların birinci dereceden yakını, akrabası olsaydı, böyle yalnız bırakılırlar mıydı? Birileri çıkıp “bırakınız ölüm bunların fıtratında vardır” deyip kaderlerine terk edilirler miydi? Basın, devlet, meclis ayağa kalkmaz mıydı? Yurtiçi ve yurtdışı olanaklar seferber edilmez miydi? Ucuz-pahalı denmeden “kasanın ağzı” sonuna kadar açılmaz mıydı? Hasta çocuk, bebek, kadın ya da erkeğin onlardan farkı “aslı” olmaları mıdır?

Pek çok konuda bir araya gelemeyen partiler, çıkarları söz konusu olduğunda “kararları” oybirliği ile alıyor, “yasayı” oybirliği ile çıkarıyorlar. Maaşlar artırılırken oybirliği, dişlerin tamamı impilant yaptırılırken, en kaliteli gözlük camı ve çerçevesi alınırken oybirliği, halka rağmen halka karşı üstün olmak için ışıldak ve siren takılması oybirliği, birinci derecede yakını ve akrabası için yurtiçi ve yurtdışı kanallarda tedavilerin devlet tarafından yaptırılması için yasa oybirliği ile çıkarılıyor. Kavga, dövüş, hakaret, küfür olmadan, tümü birleşerek, hiçbiri muhalefet yapmadan kararsa kararı alıyor, yasaysa yasayı çıkarıyorlar…

Garibanın tedavisi için para yok / dünya tatlısı çocukların tedavisi için para yok / işçiler, memurlar için düşük enflasyon var. / Hayvan üreticileri, tarım, pancar, şeker fabrikaları, Tank Palet Fabrikası için, emeklilikte yaşa takılanlar için / okulları, öğretmenleri, öğrencileri kurtarmak için para yok, ama kendileri için, futbol kulüplerini, patronları kurtarmak, vergi borçlarını silmek ve Suriyeliler için para gani… “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, / Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin.” Tevfik Fikret mezarından kalkıp gelseydi yeni bir şey daha söyler miydi sizlere? Zannetmem, çünkü işçiler ve şehitler için kurduğunuz fonları, vakıf(lar) için topladığınız paraları bile hiç ediyorsunuz.

Yedi göbek sülalenize yeter bu yasalar. Bari “bir tarafta halk, diğer tarafta sermaye” gibi laflarla halktan yana olduğunuzu ima etmeyiniz. Siz, vahşi kapitalizmin Türkiye’deki Müslüman temsilcilerisiniz; yalanlarınıza kanacak, inanacak o kadar çok saftirik var ki!

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…