Prof. Dr. Mehmet Hacısalihoğlu

Herhangi bir Avrupa şehrine veya kasabasına gittiğimizde bizi öncelikle “eski şehir”e götürürler. “eski şehir” genellikle şimdiki şehrin tam merkezinde bulunur. Orada daracık sokaklar, geleneksel ürünler veya hediyelik eşya satan küçük dükkânlar, restoranlar, cafeler, tarihi evler, kiliseler, şehir müzesi, önemli tarihi kişiliklerinin müzeye dönüştürülmüş evleri gibi müzeler, sanat galerileri gibi çok sayıda gezilecek yer bulunur. Orada rahatlıkla birkaç günümüzü geçirebiliriz. Kasabalardan uzaklaşıp dağlık bölgelere ve köylere gittiğimizde de yine “müze köy”ler, tarihi konaklar, şatolar, değirmenler, evler, çiftlikler gibi gezilecek çok sayıda mekânla karşılaşırız.

Müzeler neden vardır? Müzelerin ilk ortaya çıkışı bir milletin, toplumun kendi medeniyetini ve kültürünü objeler aracılığıyla hem kendi toplumuna, hem de dünyaya gösterme, tanıtma amacıyla kurulmuştur. Milli müzeler bir milletin, yerel müzeler ise o bölgenin medeniyet ve kültür düzeyinin gelişmişliğini göstermek amacıyla kurulur.

Türkiye’nin gezebildiğim şehir ve kasabalarında hep bir “eski şehir” ve bir şehir müzesi, tarih müzesi, etnografya müzesi ararım. Büyük çoğunluğunda bunu bulmak mümkün olmuyor. Öncelikle “eski şehir” diye bir mekan kalmamıştır. Çünkü 1935 Vakıflar Kanunu sonrasında şehir merkezlerindeki vakıf mezarlıkları, türbeler, mektep ve medrese binalarının tahribi ve kaldırılması sonucunda “eski şehir”lerin kalbi ortadan kalkmış, civarlarındaki tarihi evler de daha sonraki dönemlerde yıkılarak yerlerine betonarme binalar yapılmıştır. Aslında vakıf mezarlıklarının yıkılması ile toplumdaki tarihi eserleri korumu bilinci de büyük bir erozyona uğramıştır. Bilinçlerdeki bu tahribat hala tamir edilebilmiş değildir.

Müzeler konusuna gelince; büyük şehirlerde güzel şehir müzeleri yapıldı. Turistler, ilk ve ortaöğrenim gören öğrenciler vs. şehrin tarihini ve kültürünü bu müzeleri gezerek seçilmiş güzel görseller ve objeler yardımıyla öğrenebiliyor.

Fakat ülkemizde küçük şehirler, ilçeler ve kasabalarda durum içler acısı. Maalesef birçok alan gibi müzecilik de ihmal edilmiştir.

Bundan birkaç yıl önce atalarımın derebeylik merkezi olan ve benim de doğup büyüdüğüm ilçemin belediye başkanıyla bir görüşme yaptık. Başkana kabul etmesi durumunda, belediyenin ev sahipliğinde bir tarih sempozyumu ve bir tarih kitabı hazırlamayı vadettim. Bürokrasiden gelen ve özellikle tarih konusuna duyarlı olan Başkanımız bunu kabul etti. Bu projeyi tamamladık. İkinci anlaştığımız konu ise ilçede belediyenin öncülüğünde kurulacak bir “tarih ve etnografya müzesi” idi. Belediyenin müzeyi kurması halinde, Osmanlı arşivinden ilçenin tarihiyle ilgili bulduğum/bulacağım 50 ile 100 arasında belgeyi açıklamasıyla birlikte afiş şeklinde hazırlayıp müzeye hediye etmeyi vadettim.

Son görüşmemizde başkanla bu konuyu yeniden ele aldık:

“- Başkanım, acele etmek lazım. Süreniz biterse yeni gelecek başkan bunu yapmayabilir!”

Başkan,

“- Benim üç yıllık sürem daha var. Tamamlarız” diyor.

“- İnşallah, Sayın Başkanım!” diyorum ben de.

İşte tasarladığım müze:

Tarihi mimariye uygun olarak yapılmış yeterince büyük bir konak, belki üç kat, giriş katında müze görevlisinin oturacağı bir ofis, hediyelik eşya ve müze kataloğu satış yeri.

Giriş kat “etnografya müzesi” kısmı olacak. Burada bölge halkının gündelik hayatında kullandığı her türlü tarihi eşya (kap, kaçak gibi tarihi mutfak aletleri, dokuma, tarım ve hayvancılıkta kullanılan aletler, ev eşyaları gibi aklımıza gelebilecek her şey) sergilenecek.

İkinci kat “tarih müzesi” olacak. Orada şehrin antik dönemden günümüze tarihini anlatan metinler ve arşiv belgeleri, tarihi mekânların (tarihi yollar, kaleler, şehitlikler, köprüler vs.) fotoğrafları yer alacak.

Üçüncü kat “şehir müzesi” bölümü olacak. Orada ilçenin idarecilerinin, belediye başkanlarının biyografileri ve fotoğraflarıyla birlikte sergilendiği bir köşe, ilçedeki basın-yayın tarihi için bir köşe, ilçenin okul-eğitim tarihi köşesi, ilçede hayvancılığın tarihi köşesi, tarım köşesi, spor kulüpleri köşesi, folklor ekipleri köşesi, esnaf ve zanaatkârlar köşesi, ilçeden göçü konu alan bir köşe, panayırlar köşesi, ilçeden yetişenler köşesi (örneğin Anadolu’nun her tarafına dağılmış köy öğretmenleri, onların anılarının yer alacağı metinler, fotoğrafları, ilçeden çıkan siyasetçiler, bürokratlar ve akademisyenler vs.)…

Bütün bunlar henüz hayal. Daha gerçekleşmedi. Ama Sayın Başkanın sözüne güveniyorum. Konak Müzeyi yapacak, ben de tarih danışmanı olarak katkı sağlayacağım.

Müzeler toplumsal bilinci geliştirmek için vardır.

İlçenin çocukları bu müzeyi öğretmenleriyle birlikte gezecekler. Nereden geldiklerini, nerede yaşadıklarını görecekler ve geleceğe yönelik adımlarını daha bilinçli bir şekilde atacaklar.

Yerel tarihi ve müzeciliği ihmal ederek, aslında çocuklarımızı ve geleceğimizi ihmal ediyoruz.

İlçelerimizi, kasabalarımızı ve köylerimizi çok ihmal ettik.

Peki, neden?