Siyaset dünyamıza yön verenlerin belli kalıplara girip oradan bir türlü çıkamadıklarını yıllardır görüyoruz

Yani, kendilerini yenilemeyi unutmuş bir durumdalar.

"Çok partili dönem"in  başlangıcında tümüyle bürokrasiden gelen deneyimli siyaset kadroları çok eskilerde kaldı. 

O dönemde devlet katında/bürokraside görev yapan kişilerin  siyasette yer almaları için kapıları çalınır, partiden aday olmaları için ricada bulunulurdu.

Bürokrat olmanın bir üstünlüğü vardı siyasetçi yanında...

1950'li yılların siyasetçilerine bakınız, çoğunluğun bürokrasiden gelenlerden olduğunu görürsünüz.

1960 Darbesi demokrasi kadrolarında bir temizlik hareketi oldu sanki...

DP'li kadroların çoğuna bir kaç yıllığına da olsa "siyaset yasağı" getirildi. 

Siyaset bahçesi 27 Mayıs 1960 Darbesiyle tırpanlandı. Yerlerini -çoğunluğu-  yine bürokrasiden gelen kadrolar doldurdu.

Devlet gemisi yine deneyimli kadrolarla devam etmek için yola çıktı, ama 1970'lerde siyaset sahnesinde yer alan siyasetçi liderlerden kimilerinin deneyimsizliği ve söylemleri toplumsal sorunları da beraberinde getirdi.

Ve 1980 darbesi...

Yeniden biçilen/tırpanlanan siyaset bahçesi, siyaset arenası...

Yepyeni yüzler, bilinmedik, tanınmadık insanlar çıktı ortaya...

Siyaset dünyamızda yer aldılar...

Yeni siyaset anlaşıyla birlikte her alanda "yenileşme" sevdalanmalarını gündeme getiren kadrolar, ülke ekonomisini "açılım" penceresinin cereyanına/akımına  bırakınca olanlar oldu.

Önce bolluk-bereket...  Ardından sorumsuzluktan doğan ekonomik kriz ve toplumsal sıkıntılar.

Bunları niçin yazıyorum?

Demokrasi; deneyimsiz, kişisel heves/kapris sahibi kadrolara teslim edildiği dönemlerde ülke ekonomisinde sıkıntılar yaşandığına tanık olunulduğunu anımsatmak için...

Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'in Zumer Suresi 9. ayetinde; "De ki: Hiç bilenle bilmeyenler bir olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alırlar"  güzel/eşşiz öğretisini bu noktada anımsatmak görev oldu bize... 

Eğer Kur'an-ı Kerim'deki bu öğretiye tüm kalbimizle sarılsaydık ne olurdu?

Ne mi olurdu, eşsiz öğretiden esinlenen Ataların "İşi ehline veriniz" öğretisiyle de yol alınır; sıkıntılar, üzüntüler, bunalımlar, krizler yaşanmazdı.

 

Şimdi gelelim yerel seçimlere... 

Yerel yönetimlerin demokrasinin ilk uygulanma alanları olduğunu unutup, buraları birer parti şubesi/merkezine dönüştürme çabalarını üzüntü ile izliyoruz. 

Yerel yönetim deneyimi olmayan, siyaseti yaşadığı ticaret dünyasıyla birlikte düşünen, "bir eli yağda, bir eli balda" doyumsuz anlayışıyla oluşan kimi belediyelerin  başkan ve meclis üyelerinin; hem hizmet verimine, hem de demokrasiye katkıda bulunamadıklarını  inkar edemeyiz.

Yerel yönetimler için özel ya da resmi  eğitim/öğretim kurumları bulunmayan bir bir ülkede, seçilen yeni kadroların ilk beş yılının hizmet veriminde tanıma dönemi olduğunu; bu dönemin yerel ve ülke düzeyinde kaybedilen zaman olduğunu da unutmamak gerek.

Belediyelerin kamu hizmeti verdiğini bilerek önümüzdeki yerel seçimde Kur'an'ın; "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" öğretisini baştacı yapan bir anlayışla belediye kadroları 

oluşturulursa demokrasi çiçeklenecek, genel bütçe "belediye zararları" diye bir durumla karşılaşmayacak...

Ve ülkede yerelden başlayıp tepeye değin ulaşan bir demokrasi rüzgarı esecek...

Ama ne yazık ki, ülkede yerel siyaset sofrasının menüsü zirvedekilerin istekleri doğrultusunda oluşuyor.

Bu manzara demokrasi hevesimize/sevdamıza hiç yakışmıyor.