Bağımsızlığı, özgürlüğü, insan haklarını, insanca yaşamayı, dili, kültürü benimseyip içselleştirecek bir düzeye gelemedik. Eğitimde, öğretimde ortak paydaları, olmazsa olmaz değerler biçiminde çocuklarımıza veremedik. Onları toplumun ortak aklı olarak yaratamadık. 21. Yüzyılın ilk çeyreği bitiyor. Çocuklarımızı, torunlarımızı bu değerlerle “adam gibi” yetiştirerek “çağın insanları olmalarını sağlayacak bir eğitim felsefesi ortaya koyamadık.” Japonya bu işi 1872’de yapmaya başladı.

Yüzyıllardan beri Türkçe ve Türk kültürü adına yapılan yanlışlıklar; Arap ve Fars dilleri istilasıyla monte edilen Saray kültürü, Osmanlıcayla uygulanan yanlış siyasetler yüzünden bugün, bir milleti millet yapan ortak değerleri ve egemenlik haklarını tartışır duruma geldik. Arapçayla, Farsçayla-Fıransızca, İngilizce ve diğer diller de buna dahildir-yaratılan kültürle “millet” ve ortak değerler yaşayamaz, ayakta kalamaz. Türkçe olmadan da başka hiçbir değer olmaz, olamaz.

Dil herkesin ve her kesimin kafasında netleşmediği için çocuklarımızı-torunlarımızı kaliteli, nitelikli bir biçimde eğitip öğretemiyoruz, “doğru, dürüst, namuslu, hakka, hukuka dayalı, adaletten yana yetiştiremiyoruz. Hala, onları “kendimize kul, köle nasıl yaparız” ın peşindeyiz. Bağımsız, özgür, düşünen, bilen, soran, sorgulayan insanlar olarak yetişmelerini istemiyoruz. İtaat etmelerini istiyoruz. Çünkü biz, hastalıklı bir anlayışla “en büyük” değerimiz olan Kurtuluş Savaşı’nı dahi kabul (?) etmiyor, Cumhuriyete düşman kesiliyor, o yetişmeyen köle ruhlu insanlardan kimileri de “keşke Yunan kazansaydı” diye pişmanlık duyuyor ve bunlara üst düzeyden değer veriliyor. Böyle garabetlerin yaşandığı bir Fıransa’yı, bir İngiltere’yi, bir Almanya’yı düşünebiliyor musunuz? Düşünebiliyor musunuz Fıransa, “egemenliğini, ulusal marşı Marseyyez’i tartışıyor”, cumhuriyetine küfredenleri alkışlıyor. Aklınız alıyor mu bunu?

Benim ülkemde dil-kültür-edebiyatın, yaşamanın, insan olmanın anlamı ve değeri bilinmediği gibi, insan-kadın-çocuk hakları da bilinmiyor, saygı da duyulmuyor. Bu yüzden ekonomik kaynaklar, yeraltı, yerüstü zenginlikleri, tarım ve erozyon yoluyla toprak kaybı, dereler, nehirler, göller, ormanlar, ağaçlar hovardaca yok ediliyor; insanların, çocukların, gençlerin israfında hiçbir beis görülmüyor. Hele Türkçe,” ağzıyla” ekmek kazananların bile umurlarında değil. Oysa gençlere kazandırılacak değerlerin tamamı Türkçeye bağlıdır.

Bu çocuklar, bu gençler ki, “akılcı, çağdaş, bilimsel yöntemlerle yetiştirilmez; çağdaş, bilimsel okullarda okutulmaz; çağdaş, bilimsel, akılcı bilgilerle donatılmaz; çağdaş mesleklere yönlendirilmez; dillerini öğrenemez, kültürlerini alamazlarsa, olaylar karşısında ortak tavır koyamazlar; kişilikleri, karakterleri sağlam ve güven verici biçimde yetişemez ve çağdaş milleti-toplumu yaratamazlar… Hele kurdukları cümleler bile doğru dürüst anlaşılmaz.

Bu değerlerle donatılmayan gençler hangi acıya hangi gözyaşını dökecek, hangi başarıya hangi sevinci yaşayacaklardır? Ülke ve toplum çıkarlarını nasıl koruyacaklardır? Satılan ülke kaynaklarını nasıl geri alacaklardır? Teröre, dış saldırılara ve ülke yönetimindeki yanlışlıklara nasıl karşı koyacak ve direneceklerdir? Çakma dille, çakma kültürle bunlar olmaz.

Dilini öğrenemedikten sonra beyninde, yüreğinde bağımsızlık, özgürlük, insan hakları ve insanca yaşamak gibi inançları nasıl taşıyacak, geleceği nasıl yoğurup hazırlayacak, bu milleti nasıl var edecek, geleceği nasıl kuracak ve yüzyıllar sonrasına nasıl kalacaktır?

Ulusal-toplumsal-evrensel değerler şirazesinden çıkmadan, umarım yeniden düşünülerek yapılan yanlışlıklardan dönülür, yeni maceraların peşinden koşulmaz. Bağımsızlık, özgürlük, dil, kültür, insan hakları her zaman, her fırsatta yeniden düşünülür, yorumlanır, zenginleştirilir.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…