Genelde okulun son günlerine doğru dersler, sınavlar biterdi. Çocuklarda sosyal ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında “okul günleri, geceleri, gezileri” düzenlenirdi. Böyle bir geziyle yolumuz Sümela Manastırı’na düştü.

Vadinin yeşilliği, ormanları, bitki örtüsü, çiçekleri, köpük köpük akan derelerinin sesi insanı büyülüyordu. Kim bilir sonbaharda sararan gürgen yapraklarıyla doruklar-ladinler nasıl bir görünüm kazandırırdı vadiye?

Vadinin iki yakasını bağlayan tahta köprünün üzerinde elinde bastonu, boynunda fotoğraf makinesiyle çevreyi dikkatlice inceleyen çok şık ve yaşlı birini gördüm. Kendi gurubundan olsa gerek, birilerine bir şeyler sordu. Dikkatimi çekti, ben de hediyelik eşya satan büfeciye kimler olduğunu sordum: “Amerikalılar” dedi büfeci.

Uzun boyu, omuzlarından eğrilmişti. Yaşını tahmin edemiyordum. Buralara geldiğine göre, -gelişmiş toplumların insanları daha bilgili, sağlıklı ve dinç olurlardı, çenesinin iki yanında avurtları derin çizgilerle asılıydı-yürümeyi de göze alabilecek cesaretteydi. Bilmiyorum doksanlarda var mıydı? Ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Araba yolu daha yapılmamıştı ve Sümela’ya ulaşmak için 45-50 derecelik yokuşu tırmanmak gerekiyordu. Gelmeden önce mutlaka araştırmasını yapmış, yolunu, konumunu öğrenmişti. Yürümeyi göze almasa buraya gelir miydi?   

Bizde bir söz vardır; yaşamdan kaçmak için söylenir: “Yaş yetmiş, iş bitmiş.” Öyle ya öteki dünyaya hazırlanacak, her şeyden elini eteğini çekeceksin. Öğrenmek, bilmek, dünyayı tanımak gibi bir derdimiz olmayacak. Nasıl olsa-nerden biliyorlarsa, öteki dünyaya gidip gelmiş gibi-böyle sorular “nereleri gezdiniz” gibi sorulmayacak insana. Everest’in tepesini merak etmeyene, yüksekliği sorulur mu? Duaların anlamını bilmeyene “dualarla ilgili soru” gelir mi(?). Hiç insana “dünyada neyi, neleri merak ettin” diye bir soru çıkar mı?

Ahı gitmiş, vahı kalmış elin adamı binlerce kilometre uzaktan, saatlerce süren uçak yolculuğu ile kalkıp Tırabzon’a gelecek, Sümela Manastırı’na çıkacak… Adamın kaygısı beni tutmuş, “nasıl yürüyüp gidecek” diye? Ve bu adam yokuşu çıkıyor, Sümela’ya ulaşıyor. Özenle çektiği her fotoğraf karesinde ve attığı her adımda yüzünün gülümsemesini unutamadım. Son derece dikkatli yürüyordu, inceliyordu, mutluluğu yüzünden okunuyordu.

Bu yokuşları yürüyüp çıkmak ve şikayette bulunmamak, ardından da mutlu olmak, yaşamı çok sevmek, yaşama sevinci duymak ve yaşama tutunmaktan başka nasıl açıklanabilirdi?

Amerikalıdan çok sonra yine bir gezide tanıma fırsatını bulduğum ve benzer duyguları bana yaşatan saygı değer bayan Öğretmenimle gurur duydum. Çocuğu evlenmiş, eşi ölmüş, hayatta yapayalnız kalmıştı. Üstelik birtakım rahatsızlıklar sonucu biçimsel değişikliklere uğramış, yürüyüşü de bir hayli aksamıştı. Elindeki bastonuyla engelleri kolaylıkla aşıyordu. Hayattan şikayet etmiyor, “yaş yetmiş, iş bitmiş” demiyor, mutlu olmanın yollarını arıyordu. Her nereye gitmişsek, her nereye çıkmışsak-Sinop Kalesine-Sinop Hapishanesine-tekne turuna-Hamsilos’a, Ak limana-İnce Buruna-kimseden yardım almadan yürüyebilmiş ve ne denli mutlu olduğunu yüzünden gözlemleyebilmiştik.    

Dağlar, yaylalar her zaman güzeldir ve çevremizde çok güzel dağlar, yaylalar var.  Gezmek, görmek insanı rahatlatıyor, sıkıntılarını unutturuyor, ruhsal yapısını düzenliyor. Bu yüzden sık sık, günübirlik de olsa, dağlara, yaylalara gezmeye çıkıyoruz. Kimi arkadaşlar var, ağaç gibi, kök saldığı toprağı terk edemiyor, merak edip Beşikdağı’na, Sivri’ye, Sis’e, Sazalanı’na, Erikbeli’ne, Kadiralak’a... gitmiyor; “bu yaştan sonra bizden ne köy olur ne kasaba” koyvermişliğini yaşıyorlar. Kuyruklarını kıvırıp üzerine oturuyorlar. Hayatı, hayattayken bırakıp gitmek olur mu? Ondan sonra da hayırlı ömür dileklerinde bulunmak neye yarar? “O dağlardan, tepelerden memleketim nasıl görünüyor” diye insan hiç merak etmez mi?    

Amerikalı binlerce kilometre uzaktan kalkıp gelirken, milyonlarca turist, gezmek, değişik yerler, insanlar, kültürler görmek, dünyayı tanımak için her türlü ulaşım aracından yararlanarak seferber olurken, biz neden ağaçlar gibi olduğumuz yere çakılıp kalıyoruz?

Yaşamın bir sürü olumsuz yanlarına karşı, bir sürü de olumlu tarafları vardır. Onun için kirlenmiş, paslanmış, çalışmaz duruma gelmiş aletlerimizi çalıştırmamız, tozlanmış rafları temizlememiz, okuyamadığımız kitapları okumamız, yaşayamadığımız duyguları düşünceleri yeniden yaşamamız gerekir. Zaman durmuyor. Terör var, tırafik kazaları, hastalıklar var, öte yanda da pırıl pırıl bir hayat var. Tercih bizimdir, yeter ki, isteyelim, hayata sıkıca tutunalım.

Barış ve esenlik dilekl erimle…