Her canlının yaşama hakkı olduğu gibi, insan da canlıdır ve yaşama hakkı vardır. Rusların, Amerikalıların, İngilizlerin, Fıransızların, Almanların, ne kadar yaşama hakkı varsa, Zencilerin, Türklerin, Kürtlerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Budistlerin, Mecusilerin de o kadar yaşama hakkı vardır; ne eksik, ne de fazla… Hiçbirinin bir diğerine üstünlüğü yoktur.

Hiç kimse birbirini sevmek zorunda değildir, ama bir arada yaşayan herkesin birbirine saygı göstermek zorunluluğu vardır. Hiç kimsenin bir diğerini “yaşam ortamından” kovma, çıkarma hakkı yoktur. Bu yüzden sağcının solcunun da, milliyetçinin, komünistin de, dindarın, dincinin de deistin ateistin de birbirine saygı duyarak aynı ortamda yaşama hakkı vardır.

Hiç kimsenin, bir diğerinin yaşama hakkını elinden alma hakkı yoktur.

Bir zamanlar birileri çıkıp bu ülkede ülkücüleri komünistlere, komünistleri ülkücülere düşman edip birbirlerinin yaşama, canlılık haklarını ellerinden aldırabiliyor, kardeşi kardeşe kırdırabiliyorlardı. Dinciler çıkıp “dinsiz” diye yaftaladıklarının boyunlarını kesebiliyordu. Amerika dincileri, milliyetçileri, sağcıları, Rusya solcuları, sosyalistleri, komünistleri örgütleyip karşılıklı olarak öldürtebiliyordu. Birbirini boğazlayan örgütlerle ülkede kan gövdeyi götürüyordu. O zamanlar hiçbir insani değer bırakılmadığı gibi karşılıklı güven ve saygı da kalmıyor, toplumun tüm katmanları çözülüyordu. Pırıl pırıl vatan evlatları birer çınar gibi toprağa devriliyordu. Türkçenin ve Mustafa Kemal’in o kadar çok düşmanı vardı ki, herkes başka bir dili ve başka bir lideri “önder” olarak seçebiliyordu.

Politikacılar, çıkarcılar, dindarlar, aklıselim sahibi görünüp “taraf olmayanlar” da “hey gençler, siz ne yapıyorsunuz, tek yumruk olarak sizi vuruşturanlara karşı savaşmalısınız, birbirinizle değil. Sizler, emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı’nı kazanan, yedi düvele karşı Mondros’u, Sevr’i hükümsüz kılan, özgür, bağımsız bir devlet kuran, çağdaş uygarlık düzeyine erişip bilimde, teknikte, kültürde, sanatta, eğitimde, hukukta ileri, gelişmiş toplumlar düzeyine erişmek için savaşım veren insanların torunlarısınız. Enerjinizi bu yönde kullanmalısınız, birbirinizi tüketerek değil. Yol Cumhuriyet’in yoludur; yol aklın ve bilimin yoludur” demiyorlardı, diyenler de seslerini duyuramıyorlardı.

Soğuk savaşın içerisinde kendi ülkelerini yönetemeyen toplumlar, Amerika ve Sovyetlerin uydusu olarak çocuklarını koruyamıyor, kamplaşmalarına, sağcı-solcu olarak vuruşmalarına ve birbirlerini öldürmelerine engel olamıyorlar, sonra da timsah gözyaşları döküyorlardı. Görünüşte herkes samimi idi ve vatanı için vuruşuyordu, kendilerini oynatan gizli elleri bir türlü göremiyorlardı.

Oysa vatan, millet, bayrak birdi; ama hangi vatan, hangi millet, hangi bayrak için vuruşuluyordu? Aynı gökyüzünün altında, aynı havayı soluyarak, aynı okulda, aynı öğretmenlerde okuyarak, aynı oyunları oynayarak, aynı düğüne, cenazeye giderek nasıl düşman olunuyordu? Bu ne biçim kin, bu ne biçim öfke, bu ne biçim düşmanlıktı? Gençler Sovyet ve Amerika ajanları tarafından, orkestra gibi yönetiliyor ve yönlendiriliyordu.

Hiçbiri bilimi, tekniği, sanayiyi, kalkınmayı, ilerlemeyi düşünemiyor, düşünseler de kendilerini durduramıyor, insanları öldürüyor, ülkeyi yakıp yıkıyor, hakkı, hukuku, insana saygıyı yok ediyorlardı. Kültür, sanat, edebiyat, felsefe saf dışı bırakılıyor, ülke-insanlar bölünüyor, sağcı-solcu diye kamplara ayrılıyordu. Sorsanız herkes görüyor, düşünüyor ve sorumluluk taşıyordu. Oysa her yere korku, endişe, kaygı hakim oluyor, her yerde kan gövdeyi götürüyor, beceriksiz ve basiretsiz yöneticiler yüzünden ülke yaşanmaz duruma getiriliyordu. Kimi örgütler ve siyasi partiler soğuk savaşın gereklerini yerine getirerek akıtılan kandan besleniyordu. Ardından Amerika destekli darbeler(71 12 Mart-80 12 Eylül)geliyordu.

Az gittik, uz gittik, altı ay bir güz gittik; gide gide bu ülkeyi, aradan çok uzun yıllar geçmesine karşın hala güvenli bir ekonomi, sanayi, akıl, bilim ve çağdaş eğitim limanına götüremedik.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…