“Kuvvetler ayrılığı ilkesi” demokratik toplumların “olmazsa olmazı” dır. Bunlar yasma, yürütme ve yargıdır. Gelişmiş toplumlar bu üçlemenin yanına “özgür basını, sivil toplum kuruluşlarını, hukuk çerçevesinde hak arama eylemlerini de” katarak demokrasilerini ve devletlerini güçlendirdiler. Bunlardan rahatsız olan ve bunlara hesap vermeyen yönetimler halkı düşünmezler; keyfidirler ve yanlış üstüne yanlış yaparak totaliterliğe kayarlar.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanmadığı; yasamanın, yürütmenin, yargının, sivil toplum kuruluşlarının önünün kesildiği; demokratik haklarını Anayasal çerçevede arayanlara orantısız güçle, tekme, tokat ve biber gazıyla saldırıldığı; taleplerin boğulduğu, işçilerin, üreticilerin haklarının çiğnendiği bir yerde haklardan, hukuktan, yargıdan, basından, sivil toplum kuruluşlarından, demokratik hak arama eylemlerinden söz etmek mümkün müdür? Öyle ki, kimi belediyeler vatandaşın özel mülkiyet haklarını ellerinden alıyor. Totaliter yönetimlerde olduğu gibi bireyler Anayasa teminatı altındaki mülklerine sahip çıkamıyor, yasal hakları çiğneniyor, yargı veriyor, onlar koruyamıyorlar.

Bir İhale Kanunu düşünün. Kırk dereden su getirilerek yüzlerce kez değiştirilmiş, kuşa çevrilmiş, keyfileştirilmiş. İhale koşullarını yerine getirene değil, “yandaşa” veriliyor.

Bir ihaleyi düşünün. Usulsüzlüklerle dolu. Yargıya başvuruluyor. Yargı yürütmeyi durduruyor. Nasıl “durdurma” ise bu, inşaat sürüyor. Derken bir gün makinelerin çekildiğini, sonra, çok geçmeden, inşaatın kazısından çıkan kumların parkın alt zeminine yığıldığını, düzlendiğini ve Şehit Erdal Kurtoğlu Parkı’nın ağaçlarının kuruduğunu, kabuklarının kavladığını görüyoruz. “Vahlanmaya” vakit kalmadan “mahkeme kararına rağmen” park içindeki ağaçlar kesilerek arazinin ihaleye eklendiğini, ihalenin yeniden yapıldığını öğreniyoruz. İhale nedense aynı Arap şirketine bilmem kaçıncı kez “yeniden veriliyor.” Başka şirket mi yok ülkede?

Bir de ikinci inşaat var: İki okul ve Köy Enstitüsü Parkı. Yerleri, mekanları değerli kılan anlamlarıdır. İki okul ve bir park. Bilene paranın satın alamayacağı kadar büyük, aklı başında olanın yıkamayacağı, yok edemeyeceği kadar yüce bir tarih. İnhisarlar İdaresi binası, Beşikdüzü’nün kültür anıtı ortaokul, Atatürk Lisesi binası ve Köy Enstitüsü haberinin Beşikdüzülülere müjdelendiği park… Bu anlamlar bir daha Beşikdüzü’nde olmayacak. Betonlar yıkılır, yapılır, ama eski anlamlarını bir daha kazanamazlar.

Beşikdüzü’nün eve mi ihtiyacı vardı? Okullar ve park “kentsel dönüşüm amaçlı” yıkılarak kentin en güzel yerinde arsa üretildi, TOKİ’ye devredildi. Yapılan inşaatın “istenilen kat sayısına çıkması” için çevredeki özel mülklerin, Büyük Şehir Belediyesi desteğiyle yıkılması gerekiyormuş!? Yani özel mülkiyeti yok ederek, arsaya göre inşaat değil de, inşaata göre “çevre” oluşturuluyor. Bireyin mülkiyet hakkını koruyacak Anayasa ve yasalar nerede?

Mülkiyet hakkı “gasp edilen” yüzlerce kişi yürütmeyi durdurma kararı almasına rağmen inşaat “son hızla” devam ediyor. İnşaatın yürümesi durmuyor. O zaman yargının anlamı ne?

Bir ülke düşünün ki, orada Anayasa Mahkemesi kararları tanınmıyor, yürütmeyi durdurma kararları uygulanmıyor… Orada yargıdan, yargının gücünden, yargının üstünlüğünden, bağımsızlığından nasıl söz edeceğiz?

Belediye yargının yürütmeyi durdurma kararını uygulamıyor, dinlemiyorsa, yargının yaptırım gücü ne oluyor? Bir vatandaşın kestiği bir ağaçla hayatı karartılırken onca ağacı kesen belediyeye, doğaya verdiği zararın hesabı sorulmayacak mı?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…