Son üç yüzyılın tarihini-resmi tarih olarak reddederek-yalanın tarihini yazanlar, iftiralardan, suçlama, aşağılama ve hakaretlerden, bilim diye dedikodulardan beslenerek kalıcı, saygın, dünya bilim çevrelerince kabul gören değerler üretemediler. Ülke sorunları karşısında yeteneksiz, beceriksiz ve başarısız oldular. Mücahit olarak yola çıktılar, müteahhit oldular. Bilgi yetersizliğini maharet sayarak, “terörün kısır döngüsünden” hiçbir zaman kurtulamadılar.

“İstikrar” diye diye, kendi içinde, kendi dinamikleriyle dönüşemeyen bir ekonomi yarattılar, dışarıdan bavullarla, kamyonetlerle, hatta uçaklarla getirilen sıcak para olmadan-mafya gibi-ne borçları ödeyebildiler, ne yatırımları yürütebildiler, ne de maaş ve ücretler arasında denge kurabildiler. Anımsayın “hayırsever iş adamı Zarrap Türkiye’nin dış ticaret açığının %15’ini karşılardı. İmam-Hatiplere, vakıflara, derneklere ve çok önemli ‘birilerine karşılıksız, Allah rızası’ için” yardım için elini cebinden çıkarmazdı. Hiç bu paranın kaynağını soran oldu mu? Borç büyüdükçe büyürken, herkes günü kurtarmanın peşinde koşmadı mı?

Atatürk’ün-yurtta barış, dünyada barış-evrensel ilkesinden uzaklaşılarak “kardeş, dost” ülke liderleri ve komşularıyla siyaseten “düşman” durumuna gelmediler mi? Hele Kıbrıs savaşında hem parasal, hem de uçak-silah yardımını esirgemeyen Libya, emperyalistlerle birlikte hareket edilerek savaşılan Müslüman ülke olarak tarihe geçmedi mi? Amerika’nın isteğiyle(!) düşürülen Rus uçağının ardından hem ihracat, hem de turizm korkunç yaralar almadı mı? İlk kez Cumhurbaşkanı “ekonomik sıkıntılardan ve on milyar dolarlık” kayıplardan söz etme mi ve ilk kez “en kısa zamanda ekonomiyi istikrara, dış siyaseti de barış temeline oturtacaklarını söylemediler mi? Kırılan, parçalanılan dostluklar, yeniden kurularak “karşılıklı güvene” dayandırılacağından söz edilmedi mi?

İnşallah bir gün de, ülkede yok ettikleri sevgiyi, can, mal güvenliğini, kalitesiz ve niteliksiz eğitimi dünya ölçütleri içerisinde ele alarak hak ettikleri yere çıkarma politikalarını geliştirirler ve Türkiye’yi “güvenli ülke” durumuna getirirler. İnşallah insanları etnik, din-mezhep, kültür ve inanç ayrımcılığına tabi tutarak değerlendirmezler. Geren, gerginleştiren, insanın mahrem dünyasına giren sinir konuşmalarından, şiddet dilinden vaz geçerler.

Yaptıkları borç yollar, borç köprüler ve borç gök delenlerle, aldırdıkları borç ev ve otomobillerle, üretime dayanmayan bir ekonomi ile “kalkınan Türkiye” masalına halkı inandırdılar. Tarım, sanayi, işsizlik, atanamayan üniversite mezunu gençlerin yarattığı burukluk bir türlü çözülemedi. İnşaat ihalelerini verdikleri “yandaşlardan” “yeni bir sınıf” oluşturdular. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, hukuka, yargıya, yargıca güvensizlik halkı “kendi adaletini” kendisinin gerçekleştirmesine yöneltti. Mahkemeleri, kendi yargıçlarıyla “dünya liderinin açtığı hakaret davalarından” başka davalara bakamaz oldu.

Yalanın tarihini yazanlar, Sıtokholm görüşmelerini ne zaman kaleme alacaklar? Amerika ile yapılan dokuz maddelik anlaşmadan ötürü Kandil’e hiçbir zaman “kara harekatı” yapamadı. 9 Maddelik bu anlaşmanın hesabını ne zaman soracaklar? Ne zaman Amerikan ve dünya emperyalizmine başkaldıracaklar?

Sürekli olarak, İmralı ile “heyetler arası gidip gelmelerle”, terör örgütünü yönettirdiler. Habur’da teröristlerle kucak kucağa “sözüm ona” tek yönlü “barış naraları” attılar. Çözüm süreci, analar ağlamasın masalıyla başlatıldı, “aldatıldık” yalanıyla noktalandı. Çadır mahkemeleriyle “yargı-hukuk” ile dalga geçildi. Topladıkları “akil” insanlarla PKK’yı, “devleti ceberrut göstererek akladılar-kendileri bile olsa-dağa çıkacaklarını” açıklamaya çalıştılar. Bebek katilinin posterleri, PKK bayraklarıyla dalgalandırılarak, Türk bayrağına yer verilmeden yüzbinlere, İmralı’dan gelen mektubu Nevruz’da okuttular. Yalanın tarihçileri bunları ne zaman görecekler? Kandil’e “gönderilen heyetlerin cevaplarını” ne zaman açıklayacaklar?

Göz yumdukları PKK, üç yıl boyunca Güneydoğu il ve ilçelerinde istihkamlar kazarak, tüneller açarak, patlayıcılar yerleştirerek, silah ve mühimmat yığarak, devletin, hükümetin, iktidarın gözleri önünde yasal olmayan “özerkliklerini” devletin, milletin parasıyla güçlendirdiler. Hükümet, “Güneydoğu elden gitti” diyenlere kör, sağır kaldı, çözüm süreci ile hiçbir çözüm üretmeden Kandil’in isteklerine boyun eğdi. Türk askeri ve polisi Kandil’in merhametine terk edildi.

Kırmızıçizgi olan Barzani “devleti” kuruldu, Türk askerinin başına çuval geçirildi, Türkiye’de düzmece suç ve dosyalarla, Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Fuhuş gibi davalarla ordu tutuklandı, gemilere atanacak komutan, PKK ile mücadele edecek subay kalmadı. Suriye muhaliflerine, binlerce tırlık silah, mühimmat, yardım ve para desteğinde bulunuldu... PYD’ askeri araçlarla simit ikram edilerek taşındı, PYD lideri onur konuğu olarak Ankara’ya kaç kez çağrıldı, IŞİD’ e kol kanat gerildi. Bunlar görülmezse, unutulursa o tarih yazılır mı?

İhtiraslar, kaprisler, kişisel çıkarlar uğruna feda edilen bir Türkiye, hangi pişmanlıkların, yeteneksizliklerin, başarısızlıkların, beceriksizliklerin ve cahilliklerin faturasını zavallı insanlarını ölüme göndererek ödeyecek? Bu sorumluları yalanın tarihçileri acaba yazabilecekler mi? Yalana inandırılarak kandırılan bu milletin günahını kim çekecek? Yoksa bunlar görmezden gelinerek, her zaman olduğu gibi Atatürk’e, Cumhuriyete mi saldırılacak?

Barış ve esenlik dileklerimle.

NOT: Yazı darbeden önce yazıldı.