İnsan sağlığını korumak, tedavi etmek için ettiği Hipokrat Yemini içerisinde “…din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime” “namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” demişti.

2 Temmuz 1993.

Sivas Madımak Oteli…

Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için aydınlar, sanatçılar, şairler gelip yerleşmişlerdi otele. Duyarlığın, düşünce adamlığının seçkin insanlarıydılar. Duyuyor, düşünüyor, toplumu uygar dünyaya bir adım daha yaklaştırmak için uğraşıyor, yazıyor, çiziyor, konuşuyor, aydınlatmanın peşinde koşuyorlardı. İnsanların insanca yaşamaları için ellerinden gelen savaşımı sürdürüyorlardı.

Salt kendileri gibi düşünmedikleri, salt kendileri gibi inanmadıkları, salt kendileri gibi yaşamadıkları için / bir başka deyişle, insanı sevdikleri, insana insan olduğu için değer verip baş tacı ettikleri için; sevgiden, barıştan, kardeşlikten yana bu insanları, kendi önyargıları ile “dine, Allah’a inanmıyor” diye ateşe verdiler, yaktılar öldürdüler.

Otuz üç beyin, iki otel çalışanı, iki de oteli yakanlardan, otuz yedi insanı kül ettiler.

Allah adına karar verenler, Allah adına hüküm giydirenler, “Allah’a inanmadıklarına, hükmedip sormadan, sorgulamadan” infazlarını yaptılar. Vicdanlara hükmetmeye kalktılar. “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” diyen, “dinde zorlama yoktur” diyen, “Sen (Hz. Muhammet) insanlar üzerinde bir zorba değilsin” diyen Allah’a kulak vermeden gaddarca, zalimce, vahşice yaktılar, yok ettiler…

 Herkesin sağlığından sorumlu olmak için ettiği yemini unutarak Madımak’ ta yanan insanlar için “37 pislikten kurtulduk” diyebilmişti, diyebilmişlerdi. Aslında söylemek istediği “otuz üç şair, yazar, sanatçıydı.” Fakat içlerinde biri vardı ki, on iki yaşında bir çocuk, folklor ekibinden: Koray KAYA. Onu da yaktılar, ateşe verdiler. Bu kadar mı olurdu kinin boyutu, caniliğin, insanlık dışılığın boyutu…

Karanlık adamlar, karanlık gibi adamlar, geldiler ışığı söndürdüler, ülkeyi karanlığa boğdular.

Akıldan, bilgiden, düşünceden bu kadar mı korkulurdu?

Bir insan(?)ve kimi insanlar(?) bu güzel, bu değerli, bu seçkin halk insanlarına ettiği yemini unutarak, hatta hiç anımsamayarak “pislik” diyebiliyordu; “pislikler Türkiye temizlendi” diyebiliyorlardı.

Ay ne kadar karanlıkta kalabilir, güneş ne kadar balçıkla sıvanabilir, gerçekler ne kadar saklanabilirdi? Akıl, özgürlüğünden ne kadar yoksun bırakılabilir, beyin fanusta ne kadar tutulabilir, saklanabilirdi? Yürekler, gönüller ne kadar susturulabilir, sevgi nereye kadar kinle, nefretle, düşmanlıkla yok edilebilirdi? Bir gün ay, güneş, sevgi kendini göstermeyecek miydi? Bir gün gerçekler ortaya çıkmayacak mıydı?

Ve aradan 23 yıl geçti, acılarla, kahırlarla dolu, aydınlık adına, güzellikler adına ne varsa yok edilerek… Umutlar, düşler, beklentiler Ortaçağ dehlizlerine gömülerek.

Bu denli kör, bu denli sağır ve bu denli yüreksiz insanlarla nereye kadar varılabilir? Üstelik beyinlerinin olduğundan habersiz yaşayarak, bilginin, düşüncenin, aklın uzağında kalarak…

“37 pislik” sözü bir ur gibi beynimde, daha nicelerinin söyledikleriyle dolanıp durdu. Ölüye bu denli saygısızlık, terbiyesizlik oluyormuş demek ki.

Onca zamana, onca olaya, köprülerin altından onca suların akmasına karşın, hala aynı yerde sayıyoruz gibi geliyor bana ve yüreğim yanıyor. Ayrıştırılmış, kutuplaştırılmış; sevgiden, saygıdan eser bırakılmamış; yüreklerine kurşun dökülmüş insanların birbirine tahammülü kalmamış bir toplumda yaşamak ne kadar zorsa onu yaşıyoruz işte.

Orhan Tüleylioğlu “Yüreklerimiz Hala Yangın Yeri” yapıtında diyor ki, “Sivas katliamı, Cumhuriyete, demokrasiye, özgür düşünceye ve en önemlisi insanın yaşama hakkına bir saldırıydı.” Salt 2Temmuzlarda değil, her gün bu saldırıları yaşıyoruz.

Barış ve esenlik dileklerimle…