Bugün Osmanlı’yı ve Osmanlıcayı diriltmek isteyenler, Osmanlı gibi “arz-ı endam” edenler, “Türk milletinden, Türkçeden nefret edenler, Arap’ı, Arapçayı sevenler, İslam adına bu millete en ağır “hüsranları” yaşatmaktadırlar. (Hüsran: Beklenilen, ümit edilen bir şeyin elde edilememesi yüzünden duyulan mahrumiyet acısı.)

Osmanlı, son üç yüz yıl boyunca Avrupa’da yaşananları, düşünülenleri, yapılanları görmezden geldi. Rönesans’a, Reforma, akılcılığa, bilime, aydınlanmaya, teknolojiye, sanayiye kulaklarını tıkadı, gözlerini kapadı, gelişmeler “sınırlardan içeri girmesin” diye duvarlar ördü.

Ne dedi: “Her şey Kuran’da vardır, yeter ki, Kuran’a dönülsün. Bizim Avrupa’dan öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.”

Engizisyonları, papazların cenneti sattıkları kağıtları gören, yüz yıl süren din savaşlarını yaşayan Avrupa, kilisenin ve din otoritelerinin çıkarına ters gelecek düşüncelere sahip “aykırı insanları” yakan, sürgüne gönderen Avrupa, 15. yüzyıldan itibaren din ağırlıklı okulları, “müspet bilim öğreten, modern okulların” temelini oluşturacak “fakültelere, üniversitelere” dönüştürdü; 16. yüzyıldan itibaren de resmen fizik, kimya, matematik, biyoloji, tıp, hukuk, felsefe, edebiyat, astronomi” gibi dersleri okutmaya başladı. Bu okullar, bu eğitim-öğretim sayesinde akıl çağını yaşadı, aydınlanmayı, bilimle teknolojiyi, sanayiyi yarattı Avrupa, sorunlarını akılla, bilgiyle çözdü. Laikliği getirdi, kiliseye “dur” dedi: “Sen bu dünyayla, bilimin işleriyle uğraşma, öteki dünyayla uğraş” ilkesiyle güvenceye aldı.

Avrupalı toplumlar derebeylikleri, kırallıkları, imparatorlukları çökerttiler, cumhuriyeti getirdiler, ulus devleti kurdular. Sanayileştiler, ihtiyaçlarından fazlasını ürettiler, dünyayı pazar ederek mallarını sattılar, sömürdüler de. Bu ülkeler aklı, bilgiyi ve bilimin yöntemlerini kullandıkları için, başka ülkelerin devlet adamları tarafından aldatılıp kandırılmadı, sömürülmediler de.

“Avrupa’ya”, çoğu zamanda “Batı” deniyor. Bu kavramla anlatılmak istenen “akıldır, aydınlanmadır, bilim, teknoloji, sanayidir, bilimsel düşünce, bilimsel anlayış, bilimsel çalışma yöntemi ve disiplinidir. Hiçbir zaman “yön” değildir Batı: Kalkınma, ilerleme, gelişme, iş, aş, rahatlık, huzur, güven ve mutluluktur. Bunun için değil midir ki, Müslüman ülkelerden kaçan yüz binler, milyonlar oraya sığınıyor. Türkiye de onların durumuna düşerse şaşırmayınız.

Örneğin: Japonya, Çin, Singapur gibi ülkeler “Batılıdır.” Her ne kadar doğuda yer alıyorlarsa da, geliştiler, ilerlediler, kalkındılar, halklarını belli bir refahın üzerine çıkardılar. Aklı, bilimi, tekniği sanayiyi egemen kıldılar. İşsizliği yendiler, halklarını yedirdiler, giydirdiler, ülkeyi terk etmelerine, kaçıp gitmelerine olanak veren koşulları yaratmadılar. İslam ülkelerine bir göz atınız, “her şey Kuran’da var” diye Kuran adına yalan konuşup iktidarı elinde bulunduranlar, halkının ölümü pahasına da olsa Hıristiyan ülkelere kaçıp gitmesine engel olamıyorlar. Her kaçan Müslüman’ın hayalinde Amerika’ya, Kanada’ya, İsveç’e, Norveç’e, Almanya’ya, Fıransa’ya, İtalya’ya, Danimarka’ya, Hollanda’ya kapağı atmak yatıyor.

Mendel rahip, Darvin papaz olmalarına karşın müspet bilime çok büyük katkılar vermişlerdir. Bizim “ulemanın” bırakınız bilime katkılarını, Arapça, Araplaşma, Arap kültürü, Arap tarihi ve Arap emperyalizmi dışında, hiç ağızlarından bilime, teknolojiye, sanayiye ait öyküler duydunuz mu? Ama arabanın-otomobilin, telefonun, televizyonun, apartmanın en alasını kullanır, ondan sonra da “Arap masalları” anlatırlar.

“Her şey Kuran’da var” diyorlar ya, helaline haramına bakmadan kullandıkları telefonların, otomobillerin, uçakların, buzdolaplarının… Yaşadıkları vebanın, çiçeğin, koleranın, kalbin, tansiyonun, veremin, kanserin Kuran’daki yerlerini bulabildiler mi? Acaba ülkelerinden kaçıp Hıristiyanlara sığınan, yerlerde sürünen Müslümanları Kuran’da görebildiler mi?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…