Aşkına karşılık bulamayanlar, harcadıkları emeği ve zamanı “boşa geçen yıllar” diye tanımlarlar. Osmanlı “çadır-göçebelik” bilinçaltını, “saraylarla, köşklerle, kasırlarla” boşaltmaya çalıştı, bilime, teknolojiye değer vermedi. Kalkınmak, ilerlemek, Ortaçağ karanlığından kurtulmak “aklı bilimi” seçmektir. 21. Yüzyılda Türkiye, akla, bilime gözlerini kapadı. “Her şerde bir hayır vardır” inancıyla, sonunda “beton aşkını” betona gömerek, “sanayide ve tarımda” “üretimi” görebildi. Artı değer üretmediği gibi beton, ekonomide ve sosyal hayatta da hazımsızlıklar yarattı. Türkiye, “iyimserliğine rağmen” kırizlerden kurtulamadı. Hani söylenir ya “sineğin kanadından yağ çıkmaz”; Türkiye 18 yıldır “betondan ve asfalttan” yağ çıkaramaya çalıştı. Acıdır ki, Türkiye yoksullaşırken dolar milyarderleri arttı.

Yüzük hikayesini bilinirsiniz: “Benim servetim bu yüzüktür” falan deniliyordu… Yüzük konuşulmuyor daha, çaydan, simitten bahsedilmiyor, şimdi de “ejderha suyu, on üç uçak ve 500 milyon dolarlık uçan saray var, bir hesap edin, toplanan yardımlar karşılamıyor onu…

Tüm Türkiye yolları, köprüleri, barajları-elektiriği, fabrikalarıyla; tüm Türkiye bankaları, şirketleri, PTT’si, limanları, hava meydanları, binaları ve verimli ovalarıyla yerli ve yabancılara satıldı. G7’ler öyle istemişti çünkü. Alınan paralar(70 milyar dolar özelleştirme ve toplanan 2.2 trilyon dolar vergi) hiçbir üretim değeri olmayan betona, asfalta gömüldü, yandaşa peşkeş çekildi. Hele denetimsiz “yap-işlet-devret” modeliyle devlet, haraca bağlandı. Tüm birikimler, tüm yedek akçeler tüketildi. 18 yıl sonra gelen bir virüs belası, “kıral çıplak” diye haykırdı. Millet evlerinde, okulların yurtlarında ve hastanelerde karantinaya alındı. İşyerleri kapandı, atölyeler, tezgahlar, büyük-küçük ölçekli fabrikalar zorunlu hallerin dışında çalışamaz oldu. Milyonlarca insan işten çıkarıldı, açlıkla karşı karşıya kalındı. Bu virüs, bir küresel sorun oldu. Ancak kimi güçlü, zengin devletler halkına, “işi, aşı, çoluk-çocuğu, faturayı, kartları düşünmeyiniz, kendinizi yalnız hissetmeyiniz; biz sizin yanınızdayız” diyorlar. Hazinelerinden milyarlarca dolar para ayırıyorlar, faizsiz ve karşılıksız destek veriyorlar.

Türkiye hazinesi, halkından “yardım alacak” hale getirildi. Fabrikatörlere ve müteahhitlere karşı duyulan sorumluluk halka, işçiye ve köylüye karşı duyulmadı.

Dile kolay, 18 yıl “demagoji” ile oyalanıp üretimin dışında bırakılan koskoca bir ülke; hala kalkınamamış. Bir düşünün, İkinci Dünya Savaşından çıktığında yıkılmadık bir şehri, atılmadık bir köprüsü, havaya uçurulmadık bir fabrikası kalmayan, taş üstünde taş olmayan Almanya 15(on beş) yılda ayağa kalktı ve tüm geri kalmış ülkelerden işçi istedi. O ülkelerden biri de Türkiye’ydi. Altmış yılda biz eğitimde-öğretimde, bilimde, kalkınmada dünyanın en güçlü, en zengin, en kültürlü, siyasileri ve bilim insanları parmak ucu gösterilir, sözü dinlenir, saygın ülkesi olabilirdik, boş işlerle uğraşmayı iş sanmasaydık.

Almanya’nın on beş yılda yapıp başardığını biz altmış yılda beceremedik. Akla ve bilime itibar etmedik. Geçen son on sekiz yıl gösterdi ki, ister sanayide, ister tarımda, isterse hayvancılıkta “üretim olmadan”, yani fabrikaları, toprakları satarak kalkınma, ilerleme ve zenginleşme olmaz.  Bunu görmek için virüsü beklemek gerekmezdi.

Düşüncede de olsa “çalışmayan bir fabrika, işlenmeyen bir karış toprak kalmayacak” denmesi, varılan sonuç itibariyle, on sekiz yıl geçse de aradan, çok acı bir “tecrübe” oldu. Yıllardır yapılan uyarılar dikkate alınsaydı, betona değil, fabrikaların çağa uyarlanmasına yatırım yapılsaydı, eksiklikler, yanlışlıklar düzeltilip giderilseydi, yeni fabrikalar, yeni tarım alanları açılsaydı, hayvancılık geliştirilseydi kalkınmış olurduk. Sonunda geç de olsa faizle, borsayla, betonla, satmayla değil de “üretime yatırımla gelişme” olacağını anlayabildik.

Cumhuriyetin kazanımlarını satmak başarı değildir, başarı onları yeni teknolojilere uyarlayıp çok daha büyük fabrikalarla katlayabilmektir.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…