Bir fındığı iki fındık, bir cevizi iki ceviz, bir ineği iki inek, bir ekmeği, bir tohumu…kendi ihtiyaçları yanında başkalarının ihtiyaçlarını da karşılamak için çoğaltan, artıran insanlara üretici denir.

Üretmek salt maddi anlamda olmaz. Bilgi, düşünce alanında da olur. Bilim insanları araştırır, inceler, yeni görüşler, yeni düşünceler, yeni tezler ortaya atar, insanlara yenidünyalar, yeni ufuklar kazandırır. Kimileri de mevcut olan bilgileri, düşünceleri alır, kendinden hiçbir şey katmadan aktarır. Zaman zaman bunlara “alim” denildiğin duyuyoruz. Fırsat buldukça radyodan, televizyondan bu “alimleri” dinliyoruz. Bilgiyle, düşünceyle, gelişmeyle bir ilgileri olmadığı gibi cehennem korkutuculuğu ile cennet-huri satmaya kalkıyorlar; din adına eskilerden “nakliyecilik” yapıyor, “dinin müjdesi” yerine hikaye, masal anlatıyorlar. Bunlara değil “alim” demek, “memur” demek bile fazladır.

Nüfus yoğunluğu her geçen gün artmakta, insanların isteklerine göre de ihtiyaçlar çeşitlenmektedir. Açlık, sağlık, giyim, kuşam, bilim, bilgi, düşünce, eğitim, kültür, sanat, haberleşme, savunma, teknoloji, sanayi…bireyin ve toplumun ana gereksinimlerini oluşturur. Her birisi bir sektör ve birer üretim alanıdır. Üretici bunları karşıladığı gibi insanlığa da sunar. Kalkınma, ilerleme, uygarlık üretim noktasında başlar. Üretime, hangi anlamda olursa olsun katılmayanlar “asalaktır”, çalışanların sırtından geçinenlerdir, “üretmeden tüketenlerdir.”

Üretim toprakla, makinayla, insan emeği, beyni ve fabrikayla karşılanır.

Bir topum ihtiyaçlarını üreterek karşılayamıyorsa, başka ülkelerden satın alarak karşılamak zorundadır. Bugün gelişmiş toplumlar bile tüm gereksinimlerini karşılayamıyor, kimi malları dışarıdan getirtiyorlar. Ama önemli olan büyük ölçüde dışarıya “bağımlı” olmadan işini görüp yaşayabilmektir. Toprağında yetişmeyeni, toprağın altında olmayanı, çok büyük yatırımlar gerektirip üretilemeyenleri zorunlu olarak satın alırsın. Petrolün yoksa alacaksın. Buğdayın, pamuğun, hayvanın, tohumun yetişiyor da dışarıdan alıyorsan; sanayileşmek olanağını hep başka şeylere tercih ediyorsan, otomobil için, “akıllı” telefonlar, bilgisayarlar için akılsızlık ediyorsan, tonlarca parayı dışarı akıtıyorsan, yani üretmeden tüketiyorsan borç batağından kurtulamazsın… Bir uçak varken üç dört uçak alırsan, bir makam otomobiline iki-üç tane daha eklersen, göstermelik olarak vekil lojmanlarını terk edip ultra evlerde yaşayacak maaş ödersen, bu milletin paralarını vatanı için savaşmaktan kaçanlara yedirirsen borçtan kurtulamazsın… Savunma sanayini kuramıyorsan, savaş uçaklarını, tankları, topları, tüfekleri, gemileri dışarıdan alıyorsan, ülkeni savunup koruyamazsın. Tarih dışarıdan satın aldığımız silahlarla yenildiğimiz savaşlara tanıklık eder. Osmanlı yenilgilerine kılıf ararken bilimsel ve teknolojik geriliği hiç önemsememiştir. Ama gerçek neden kendisinin üretemediği silahlardaki zayıflıktı, sanayiden yoksun olmaktı.

Başka toplumların ürettikleriyle yaşamlarını sürdürenler, miskin, tembel, uyuşuk ve onursuz tüketicilerdir. İkinci Dünya Savaşında sebzesini, patatesini saksıda yetiştirerek yaşamlarını sürdüren insanlara karşılık biz bugün, barış içerisinde bir karış toprağımızda bile sebzemizi, patatesimizi, tavuğumuzu, yumurtamızı, sütümüzü, yoğurdumuzu, yetiştirmiyoruz. Uyuşuk ve miskin olarak oturuyor, çarşıdan, pazardan, marketten temin ediyor, ekonomiye hiçbir katkıda bulunmadığımız gibi, kendi emeğimizle bir şeyler öğrenmiyor, birilerinden aldıklarımızla yetiniyor, bir adım daha ileriye götürmek için hiçbir gayrette bulunmuyoruz.

Örneğin: Yanlış avlanma ve yanlış politikalar yüzünden denizlerimizi kuruttuk. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz balık ithal eder duruma geldi. Çevresindeki ülkelerden gelen akarsularla Karadeniz nefessiz kaldı. İki yüz metre derinliğinden sonra yaşam yok Karadeniz’de.

Bizim için dışarıdan nohut, mercimek, buğday, pamuk, et ve canlı hayvan almak; petrol çıkarma alanlarını, madenleri, özellikle “bor madenini”, özelleştirme adına altında tüm gelir kaynaklarımızla birlikte yabancılara “bir hak” olarak devretmek utanç değil de nedir? “Şu konuştuğumuz, cebimizde taşıdığımız telefonlara ödediğimiz paraların kimin kasasına gittiğini bilen insanımız ne kadardır?” Ve okullarımızda “üretime dönük eğitim” ile ilgili “müfredat pırogramlarında” ne kadar ağırlığımız var?

Sözde “tarım ülkesiyiz.” On beş yıllık “tohumda dışa bağımlılık” yüz milyar doları buldu. Bu emperyalizme “İsrail’e, ABD’ye, Kanada’ya, Meksika’ya…” uşaklık değil de nedir? Bunun neresinde “onurlu insan olmak ve onurlu yaşamak” vardır?

Gelişmiş ülkeler ihtiyaçlarını karşılar, üretim fazlasını da satarlar. Ekonomilerini güçlendirir, borçlarını azaltırlar. Gelirleri borçlarının çok üstünde olur, dışa bağımlılıkları azalır, ticaretleri açık vermez. Dış ticaret açığı toplumların yoksulluğunun ya da zenginliğinin göstergesidir. Dünyada “itibar” yoksula, yoksulluğa değil, zengine, güçlüye, ayakları üzerinde duranadır.

Barış ve esenlik dileklerimle…