Boğaziçi Üniversitesine yeni rektör atanması okulun öğretim üyeleri ve öğrencileri taranfıdan yoğun bir şekilde protesto edilmişti. Basın TV, sosyal medya vbgibi iletişim araçları yoluyla olay, kamuoyu önünde dikkatle, kuşkuyla izlenmişti. Ancak, protestocu öğrencilerin  35 kadarı polis tarafından gözaltına alınmış, sonra da mahkeme tarafından serbest bırakılmışlardı.    

Öğrenciler basına yaptıkları açıklamada şu görüşlere yer verdiler; “Bütün Türkiye’de üniversite rektörlerinin atanmasını değil, üniversite bileşenlerince seçilmesini istiyoruz. Kayyumlarla yapılacak hiçbir pazarlığı kabul etmiyoruz”, “Tüm bu hayallerimiz ve çabalarımız, üniversitemizin kapısına vurulan kelepçelerle tutsak edilmek isteniyor. Bu duruma bir günde gelmedik. OHAL KHK’larıyla üniversitelerden yüzlerce akademisyen ihraç edildi. Kayyum rejimi demokratik ve hukuki teamüllerin yerini aldı. Demokrasinin asgari şartlarından biri olarak kabul edilen seçimler dahi hiçbir meşruiyet kaygısı duyulmadan ortadan kaldırıldı. Üniversitemiz, mahallemiz ve hayallerimiz polis ablukası ve gece yarısı kırılan kapıların gölgesi altındadır”. "Piyasa için değil toplum için bilgi üreten  eşitlikçi, demokratik, özgür ve özerk bir üniversite istiyoruz".

Burada önemli konulardan biri de öğrencilerin evlerinden toplanırken düpedüz “terörist” muamelesi ile kapılarının, duvarlarının kırılmasını gösteren Tv görüntüleriydi. Bu görüntüler elbette sayısız yurttaşımızın yüreğini sızlatmıştır. Diğer yandan şarkılı-türkülü protestoları ise öğrencilerin barışçıl bir yöntem izlediklerini gösteriyordu.

Olayları televizyon ekranlarından izlerken gözlerimiz 50 yıl öncesine gitti bir ara. O yıllarda biz de üniversite öğrencisiydik.

*****

Üniversiteye gittiğimiz ilk yıldı sanırım. 1963-64 olmalı. Öğle tatilinde DTCF (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) önündeki yolda birkaç arkadaş geziniyoruz. Henüz Ankara’nın acemisiyiz. Sıhhiye’ye gidişteki Demiryolu Köprüsü önünden Ankara Radyosu tarafına yürümüş, geri dönüyoruz. Radyoevi yanında Kız Teknik Olgunlaştırma, bitişiğinde İsmetPaşa Kız Meslek Lisesi, arkasında Ankara Kız Lisesi, aradaki yoldan sonra bizim okul var. Biz taşra piyadeleri şaka şamata yürüyoruz.

Yol DTCF önüne doğru genişliyor. O sırada Demirköprü altından doğru bir gencin canhıraş koşarak geldiğini gördük. Çocuğun  8-10 metre gerisinden de bir polis koşuyor. Biz ne olup bittiği merakıyla izliyoruz. Çocuk okul hizasına gelince birden çiçekliğin üzerinden fakülte bahçesine atladı. Döndü ve polise “Sıkıysa gir bakalım!” dedi. Polis de zınk diye durdu. Bir süre baktı çocuğa ve dönüp gitti..Ne olup gittiğini öğrenemedik ama biz şaşkın haldeyiz. Sonradan  öğrenecektik ki polis veya Emniyet güçleri Rektör’den veya Dekan’dan izin almadan okul sınırlarından içeri giremezmiş.

*****

1967 yılı sonunda bitirme sınavlarına girecektim, giremedim. Nedeni, Prof.Saadet Çağatay Hocamız 3-4 kez devamsızlığım (dersine girmemişliğim) var diye imza vermemiş. Oysa “Bitirme Tezim” kabul edilmişti. İmzalar tamam olmadığı için  de Öğrenci İşleri Sınava Giriş Kartını doldurup vermiyordu. Bana göre asıl neden, Fakülte Cemiyet  seçimlerine katılırken, beni afiş-pankart asarken görmesi olmalı. O zaman mecburen mezuniyet tarihi uzayacaktı. Bari “Moğolca, Farsça, Fransızca” gibi yardımcı dersleri temizleyelim, kürsü derslerine sonra gireriz diye düşündük.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde 2. sınıftan 3. sınıfa geçerken sınavlar hem yazılı hem sözlü olarak yapılıyordu. Yazılı sınavlar  liselerden alışık olduğumuz yazılı yoklamalar gibiydi. Yazılıyı geçtiniz, sözlü için duyurulan günde Edebiyat bölümünde ayrı ayrı 2 profesörün (Eski Türk Ed. ve Yeni Türk Ed.), Türk Dilinde 4-5 profesörün (Türk Dili Tarihi, Eski Türk Lehçeleri, Anadolu Ağızları, Türk Dili Grameri) önüne oturuyorsunuz. Her Hoca önüne oturduğunda kendi alanından sözlü sorularını soruyor. Geçtiğinize kanaat getirirse seni yanındaki Hocaya yönlendiriyor. Son Hocada takıldın ise, hepsinden de başarısız oluyorsun. Sonraki dönemde yeniden sınava giriyorsun. Mezuniyet sınavlarında tek değişiklik, yazılıyı kazandın ise sözlü sınavlarda her Hoca’nın odasında sınava alınıyordun.

*****

Ben o yıllarda Ankara Vatan Gazetesi’nde sonra da Başkent Gazetesinde çalışıyordum. Fakülteye de dersten derse, sınavdan sınava gidiyordum. Ankara’da bizimki dahil bazı fakültelerde boykotlar da başlamıştı. Bazı sınavlar  boykotlara denk geldiğinde girmiyorduk. Boykota karşı olanlar da vardı. Ama hiçbir çatışma çıkmıyordu aramızda. Hatta bir keresinde eşimle birlikte gitmiştik fakülteye. 1968 Mayıs ayı olduğunu anımsıyorum. Eşim ilk çocuğumuza hamileydi ve doğum iznine ayrılmıştı. Bir yandan kiralık ev arıyorduk. Şurda biraz dinlenelim diye okul bahçesine uğramıştık. Arkadaşlarla biraz laflamış, sonra ayrılmıştık.

Bir gün okula gittim, baktım ki kapılar kapatılmış,  anladım ki boykot/işgal vardı. Gerekçesi ise İstanbul Hukuk Fakültesinde polisle öğrencler arasında olaylar yaşanmış, sınav salonlarına bile polisler sokulmuştu. Bu durum öğrenciler tarafından “üniversite özgürlüğüne vurulan bir darbe” olarak algılanmıştı. İstanbul’dakiler dışında Ankara’daki fakülteler de etkilenmiş, boykotlar başlamıştı. Fakülte önünde bir arkadaş, “Bu gün DTCF önünde Forum yapılacakmış, boykota devam mı, tamam mı kararı alınacakmış” dedi. Bir saat içinde okulun önü çeşitli fakültelerden gelen öğrencilerle doldu.

Gruplardan şarkılar, türküler yükseliyordu. Neşe-i muhabbet gayet iyiydi. Biraz sonra Gençlik Önderlerinden biri (Sarp Kuray mıydı?) bir sandalyenin üzerine çıktı, çok coşkulu bir konuşma yaptı, “kardeşlerim aşağı, kardeşlerim yukarı” derken bir de baktık ki bulvara sıralanmışız, Kızılay tarafına doğru marşlar söyleyerek yürüyüşe hazırız. Ben hemen ne olup biteceğini görebilmek için ön tarafa gazetecilerin arasına geçmiştim. Hiçbir engelleme olmadan tam Kızılay binası hizasına gelmiştik ki, birdenbire Güven Park’tan üç sıra polis (o zamanlar fruko derdik) çıkarak yolun Çankaya tarafını kapatmıştı. Eğer, yukarı önümüz kesilmese idi, 50-60 metre solda bulunan Amerikan Haberler Merkezi taşlanırdı. Polis de bunu tahmin etmişti ki hemen yolu kapatmıştı.

Bu arada Polisin zorlayıcı sert bir tutumu olmamıştı. Gençlik önderleri de polisle çatışma yoluna gitmemiş akıllı bir manevra ile Ziya Gökalp Caddesine (Kurtuluş-Cebeci  istikametine) yönelmişlerdi. Aslında istenseydi o polis barikatı aşılabilirdi. Ama öncüler öyle uygun görmüşlerdi.  Ben o sırada bir telefon kulübesine koşmuş, gazeteyi haberdar ederek durumu anlatmıştım. 10-15 dakika sonra Tuslog tarafından bir patlama sesi geldi. O arada yürüyüş grubu da sokak aralarına dağılmıştı. Ben gazeteye dönerek süratle haberi yazmağa başlamıştım.