Ulusal bayramlarımız, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurtuluşunun ve kuruluşunun simgesi;  kaderde, kıvançta, tasada ortak olmamızı, nihayet ulusal bütünlük içinde bir ulus olmamızı  sağlayan yapı taşlarımızdır.

Hepsinin kendine özgü ulusal ve  tarihisel anlamları olan; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı; yurttaşlarımız arasında ulus olma bilincinin gelişmesini, güçlenmesini, devlet ve ulus sevgisini, saygısını sağlayan çok önemli temel taşlarıdır.Aynı zamanda yurdumuza, bayrağımıza, devletimize, ulusumuza sahip çıkmamızın, bu duygu ve düşünceyi gönlümüzde, yüreğimizde ve bilincimizde taşımamızın en önemli ve değerli kaynaklarıdır.  

Çünkü ulusal bayramlarımız; bütün yurttaşlarımız arasında etnik köken, din ve mezhep  ayrımı gözetmeden kutladığımız, ulusal birlik, bütünlük ve kardeşlik duygularının doruğa çıktığı, ulusal dayanışmanın   üst düzeye yükseldiği  en coşkulu günlerdir.

Çünkü ulusal bayramlarımızı kutlarken; canları, kanları pahasına bu toprakları  yurdumuz yapan  ve bize özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı kazandıran atalarımızın kahramanlıklarını ve yüksek başarılarını bir kez daha bilgiyle bilinçle aklımıza yerleştirir, onları bir kez daha içtenlikle, saygıyla anar, bize emanet ettikleri Cumhuriyetimizin ve ulusal değerlerimizin anlamını ve önemini daha iyi kavramaya ve anlamağa çalışırız.

*****

Cumhuriyet’in ilk 10 yılında; “yapılan işlerin en büyüğü”  ve “temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü”  olan,  “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti  ile bu günlere ulaştık.   

29 Ekim 1923’de kurulan Cumhuriyet’le binlerce kara geceden aydınlığa  çıktık. Doğulu bir toplumduk, Batı’ya döndük yüzümüzü. Hangi engel  çıkarsa çıksın, yediden yetmişe Mustafa Kemalce önünde durduk. Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolunda hep daha ileriye diyerek  önümüze çıkan engelleri aşıp geçtik. Karanlıkların üstüne güneş gibi doğduk. Yüreklerimiz Mustafa Kemalce doluydu. Yolumuzu o aydınlattı hep.  İşte o hızla koştuk geldik onlarca yıldan bu günlere..

                *****

Geldik ama  günümüzde,  yurdumuzun düşman çizmelerinden kurtuluşunu,  yeni bir devlet olarak kuruluşunu sağlayan, bu gün O’nun  hazırladığı koltuklarda oturdukları halde, dünyanın tanıdığı ve saygı gösterdiği Atatürk’ün adını bile söylemekten kaçınan, Cumhuriyet tarihini inkar eden kadrolar yönetiyor ülkemizi.

 Karanlığın düşmanı aydınlıktır. Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayan “karanlık husumet” bu gün de sürdürüyor eylemlerini. Hep “din elden gidiyor” diyerek halkımızın üstüne geldiler.  Dinini seven, sayan, büyük bir duygu yoğunluğu ile dinine bağlanan saf ve temiz insanımızı hedef aldılar. Halkın kutsal dini değerlerini kullanarak her yeniliğe karşı çıktılar. Din ve diyanetine bağlı yurttaşlarımızı hep  uyduruk dinsel dogmalarla kandırdılar. “Dindar” değildi bunlar, “dinci” idiler aşikar. Herkesin kendine göre inançları ve kendilerini bağlı saydıkları dini vardı elbette. Kimsenin Tanrı ile arasına girmek haddi değildi kimsenin. Hiçbir siyasetin ve siyasetçinin de  toplumun dini duygularını ve inançlarını, kendi çıkarlarına, siyasetlerine araç olarak kullanmak haddi olmamalıydı.

Ama oldu ne yazık ki. Önce kadınlarımızı, sonra çocuklarımızı kendi amaçlarının kurbanı/oyuncağı gördüler.  Ata’nın gösterdiği aydınlık yoldan, yöntemden sapanlar; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar çoğaldılar gitgide. Dünya devletlerinin uzay fethine hazırlandıkları bir yüz yılda bizimkiler yoğun dini eğitim veren okullar açma yarışına girdiler. Bu din ağırlıklı eğitim kurumlarında yetişen çocuklar elbette laik demokratik bir devletin yurttaşı değil; bir İslam cumhuriyetinin kulları ve ümmeti olabilirlerdi. İşte “Ilımlı İslam” denilen çark böyle işletildi. Böylece dini değerler, batıl inançlara, hurafelere; ticari, siyasi ve ekonomik çıkarlara tutsak edilmeye çalışılıyor sürekli. Kavram kargaşası içinde bırakılan Anadolu insanı da ne yapacağını şaşırıyor..

*****

Cumhuriyet döneminin yurda ışık saçan kurumu Milli Eğitim Bakanlığı ve onbinlerce aydınlık öğretmeniydi. Bu gün ise bu tablo tamamen tersine dönmüş durumdadır. Ülkemizde  2002 yılından bu yana sistemli bir şekilde bütün okullarımız İmam-Hatip Okluluna dönüştürülmeğe başlandı. Bu  öğretim yılında ortaya çıkarılan “Proje okulları” kapsamında, ülkemizin Atatürkçü, laik eğitimden yana çağdaş eğitim veren devlet okulları da nasibini aldı; öğretmenleri adeta sürüldü, yerlerine yandaş kadrolar atandı.   İslami anlayış kızları eve kapatmayı öncelerken,  ülkemizde yüzlerce Kız İmam Hatip Lisesi de eğitimini sürdürüyor.

Görünen o ki artık okullarımızda bilimsel, aydınlanmacı, sorgulayıcı eğitim anlayışı, yerini dogmacı eğitime bırakmış durumdadır. Şeriatçı bir yığın tarikat, çocuklarımızın geleceğini karartmaktadır. Bu ise “büyük bir geriye dönüş” işareti vermektedir.    Bilim adamı olarak kazandığı Nobel Ödülü’nü Anıtkabir müzesine armağan eden Prof.Dr. Aziz Sancar  yöneticilerimizi adeta uyararak: “İslam dünyası emperyalizmin oyuncağı olmuş, cehalet çukurunun dibine batmış, birbirlerini öldürmekle meşgul maalesef.   Acı ama gerçek, islam dünyasının  500 yıldır bilime  katkısı yoktur.” diyor.

*****

“yapılan işlerin en büyüğü”  ve “temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü”  olan,  “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti,  günümüz koşullarında; dışta Suriye-Irak savaşı ve  içte terörün baskısı altındadır. Uluslararası arenada giderek  yalnız bırakılma durumuyla karşı karşıyayız.   İktidarın, ülkemize karşı yapılan 15 Temmuz kalkışmasını, iç siyasette fırsata çevirme anlayışında olduğu görülüyor. Olağanüstü Hal uygulaması, basına da yansıdığı kadarıyla “Başkanlık” sistemi  ile  bütün yetkilerin tek elde toplanacağı, demokrasi ve özgürlüklerin rafa kaldırılacağı bir yapılanmaya doğru gitmenin aracı haline gelmekte.     

 Çözüm, ülkemizin geleceği, çocuklarımızın aydınlığı için “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumaktan ve savunmaktan geçmektedir. Atatürk’ün Gençliğe Söylevini ve 10. Yıl Söylevini anlayıp, kavrayarak, “Tam bağımsız çağdaş bir Türkiye” için Atatürk’ün gösterdiği yolda  acilen bir araya gelmek gerekmektedir. Bu düşüncelerle “En büyük bayramımız” kutlu olsun…