Ben zannederdim ki, her yanlışlığın halkta mutlaka bir karşılığı olur, suç gibi cezasını bulur. Haram varsa günah olur, emanet korunmazsa, sahip çıkılmazsa ihanet olur; halkın parası, kazancı yerli yerine harcanmazsa, birilerine “peşkeş çekilirse” hırsızlık olur. İnanırdım her seçim, halkın vicdanında, inancında, adalet duygu ve düşüncesinde “uyarı” niteliğinde de olsa tepkisini bulur; “benim halkım asla sessiz kalmaz.” Oy vermeyerek “bana haksızlık ettiniz, hakkımı koruyup kollamadığınız için verdiğim yetkiyi elinizden alıyorum” diye de karşı dururdu. / İnanırdım halkımın yüksek adalet duygusundan ötürü bunları yapacağına.

Ama ne görüyor, ne duyuyorum: “Yiyorlar ama yapıyorlar; çalıyorlar ama bana da veriyorlar.” Bu sözlerle yiyicileri ve hırsızları koruyor. Benim halkım doğrunun, gerçeğin, hakkın, hukukun ve adaletin yanında yer almıyor. “Et kokmasın diye tuzlanır.” Bu yanlışlar o kadar çok yaşanıyor ki, halkımın sesi çıkmıyor; “tuz mu koktu” ne? Tepki göstermiyor.

Ben isterdim ki, halkım, “bana hizmet için oradasınız, yemek için, paramı çarçur etmek için değil” diyebilsin. “Benim adalete, hakka, hukuka bir inancım var” diyerek karşı durabilsin. “Yaptığınız yanlışlarla bu inancımı yok edemezsiniz. Beni haksızlığa, beni adaletsizliğe mahkum edemezsiniz” diye sesini yükseltsin. Desin ki:

“Belediyeleriniz olmayan kalemlere yapılan harcamalarla kaynıyor. Çalışmayan ‘bankamatik memur ve işçilerine’ hakkımızı yediriyorsunuz. Yaptığınız her ihale ‘vurgun ve soygun’ nedeni. Rakamlar o kadar uçuk- kaçık ki, Avrupa ülkeleriyle mukayese dahi yapamıyoruz. Çevremizdeki yandaşlarınız dediğiniz gibi ‘uçuyorlar.’

“Nasıl olsa hesap soran yok. Nasıl olsa yanlışa parmak kaldıran çok. Her parmak ve oy orada kalma hakkını sizlere verse dahi, vicdanlarda sorunlusunuz, kirlisiniz.”

Terörü “bilerek, isteyerek” bitirmiyorsunuz. Otuz beş yıldır terörle boğuşan, teröre can veren bir toplum olduk. On sekiz yılı arkada bıraktınız. Hala bu savaşı sürdürüyorsunuz. Çünkü bu kandan beslenen o kadar çok insan, o kadar çok şirket ve devlet var ki, onlarla bir türlü bağları koparıp restleşemiyorsunuz. Ve bir türlü “Kandil” i söndüremiyorsunuz. “Terörle mücadele gibi gibi yapılarak” olmaz. Hem mücadele edeceksiniz, hem Osman Öcalan’ı TRT ekranlarına çıkaracaksınız, biz de buna inanacağız.

Bütçe her yönden açık veriyor. Nüfus artıyor. Yeni yaratılan kaynaklar yok, üretim artmıyor. Betonlar, köprüler, tüneller, katkı sağlamıyor. Gayri Safi Milli Hasıla her geçen yıl küçülüyor. Dışalım azaltılarak “bütçe açığı” kapatılmaya çalışılıyor. Hammadde girdisi olmayınca üretim yapılmıyor; işsizlik çoğalıyor; enflasyon hindi gibi kabarıyor, ejderha gibi çatallı dilini milletin gırtlağına sarıyor. Kıriz insanlara soluk aldırmazken, “kıriz yokmuş” gibi davranıyor, çözüm üretmiyorsunuz. Harcamalarınıza “itibarda tasarruf olmaz” diyerek sınır tanımıyorsunuz. Devletin kiraladığı binalara, araç-gereçlere, satın aldığınız otomobillere, uçaklara, yapılan saraylara dünyanın parasını ödüyorsunuz. Hele abartılı ihaleler saymakla bitmez.

Sizden öncekiler yedi, “yemeyeceğiz” dediniz, iktidar oldunuz; siz daha çok yiyorsunuz. / Öncekiler kırizlerle, devalüasyonlarla milleti şaşkına çevirip hafızasını yok ettiler. Siz de “otomatik zam sağanağı” ile her gün kıriz yaşatarak kırizleri “doğallaştırıyorsunuz.”

Eleştirileri “hakaret kabul ederek” gazetecileri içeri dolduruyorsunuz. En büyük sorun, ekonomi ile hukuk ve adalettir. Çünkü ekonomiye, hukuka, adalete “düzelir” diye kimsenin inancı kalmadı. En büyük felaket, halkın bu inancını, güvencini yitirmesidir. Eğitim öğretim gerçekçi değil, üniversiteler işsiz ordusu yetiştiriyor; çalışanlar ücretlerinden memnun değil. İlaç, araç-gereç ve nitelikli “hocaların” olmayışından ötürü devlet -üniversite hastaneleri S.O.S. veriyor. Özel hastaneler pahalı… En pahalı da tencere, bir türlü kaynamıyor.

Fotoğraf bu ise ve hala millet “özel yalanlarla” uyutuluyorsa, ne diyeyim, pes doğrusu.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız