Gelenek, görenek, örf-ahlak, din ve namus anlayışı, değişmeyen, değiştirilmesi son derece güç olan, “yüzyıllardır” tekrarlana gelen düşünce ve davranış kalıplarıdır. Örneğin: Kadına toplumca verilen annelik rolü; hem tanımdır, hem de kadının yaşayış biçimidir. Bu rolün dışına çıkılması, karşıt seçeneklere başvurulması, “kötü anne” denmesi ve dışlanması için yeter de artar bile.

Daha düne kadar “karma eğitime” “hayır” diyerek “kız çocuklarını okula göndermeyenler”-ki bugün hala var- “ateşle barut yan yana olmaz” önyargısıyla, “okula giden kızların o… ve günahkar” olacaklarına inanıyorlar ve bu yargıyı “dine” bağlıyorlardı. Oysa bunlar dünyaya, insanlığa, kadına ve erkeğe çok küçük bir pencereden bakan kafalardır.

19. Yüzyılda hemşiresini yetiştiren İngiltere ve Fıransa’nın yanında Osmanlı, 1912 Balkan Savaşı’na kadar-kadın, erkek hastaya bakamaz inancıyla-hemşire okulu açmamıştı.

Mekke’de, gece yarısı bir kız yurdunda çıkan yangında salt “gecelikli oldukları için kız çocukları kurtarılmamış”, “sokağa bu kıyafetle çıkmasınlar” diyen kafalarca yurdun kapıları kilitlenerek alevlere teslim edilmişlerdi.”

II. Mahmut zamanındaki salgınlarda “ilk kez uygulanan karantinaya, ulema(?) ‘Allah’ın takdirine karşı mı çıkıyorsunuz’ diye” isyan etmişti.

3000 yıllık “Yusuf, Yakup, Bünyamin” gibi Yahudi adlarını, “kitabi” olduklarına inandıkları için çekinmeden çocuklarına, torunlarına verenler, “sünneti” Yahudilerden alanlar, Yahudi kipasını takke diye kullananlar, “şapka giydiğinde de, Yahudi mi olduk hocam” diye soranlar, ve Atatürk’e saldıranlar” önyargılarla hareket edenlerdir.(İ.O.)

Ayinştayn, “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zordur” diyor. “Bu zihniyet değişikliği” “çağdaş iletişim araçlarıyla”, çok zor da olsa, hızlı bir biçimde gerçekleşmektedir. Eskilerin “kadın şudur, erkek budur, şunları şunları yapar, bunları bunları yapmaz” önyargıları her gün yıkılmakta, kimi kadınlar “ne anlıyorsa kadınlığından, erkek ne düşünüyorsa erkekliği için” engel tanımaz bir biçimde onu yaşamaktadırlar. Sonunun “iyi mi, kötü mü” olacağını hesap etmeden, “mademki bu hayat benim” diyor ve sonunda “ölüm bile olsa”, kuralsız yaşamaya çalışıyor, yarına bırakmıyorlar.

“Cinsiyet ekseninde kalıplaşmış düşünceler, ya da düşünce kalıpları” “kültür, töre-ahlak, gelenek, görenek” olarak toplumun yüzyıllardan beri aktara geldiği, kolay kolay değişmeyen “inançları, rolleri, alışkanlıkları, önyargılarıdır.” Ne denmişse, nasıl belletilmişse, yeni doğan her çocuk, dünyaya geldiğinde bunları toplumda hazır bulur ve sorgulamadan yaşar. Tıpkı suyun içinde yüzen, fakat suyun farkında olmayan balıklar gibi... Onlarsız bir hayatı düşünemezler. Bunların toplumda, “kınama, ayıplama” dışında hiçbir yaptırım güçleri yoktur. Yasalar gibi etkin biçimde “suçlama, yargılama, ceza kesme” güçleri bulunmaz.

Bir “nas, dogma” kadar tartışmasız kabul gören kavramları, Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğünden aktaralım. Bunlar bilinmeden İstanbul Sözleşmesi anlaşılamaz, tartışılamaz:

GÖRENEK: Adet, teamül-Görgülere dayanılarak olagelen… Adet: Görenek, alışkanlık; toplumun içinde öteden beri uyulan kural, töre, usul, görenek, alışılmış davranış. Teamül: Bir yerde öteden beri olagelen davranış… (Türkçe Sözlük) Görenek, geleneklere göre daha güçsüz, modaya göre daha dayanıklıdır. Bir süre sonra yitip gidebileceği gibi, zamanla gelenekleşebilir de… Toplumbilim Terimler Sözlüğünde görenek, “herhangi bir yaptırımı bulunmayan ya da yaptırımı çok yumuşak olan davranış biçimidir” diye tanımlanıyor.

GELENEK: Bir toplumun bireylerini birbirine bağlayan, geçmişten gelen kökleşmiş alışkanlık. Geleneğe körü körüne bağlılık kadar, gelenekten bütünüyle kopma düşüncesi de yanlıştır. Gerçek olan, “geçmişin sağlam yanlarını geleceğe taşımaktır.” Dinsel açıdan “gelenek, toplumda, büyüsel ve dinsel birçok törelerin sürüp gitmesini sağlar. Bu bakımdan gelişmeyi engelleyici ve yeniliklere karşıdır. Bundan ötürü gelenekçilik, bir çeşit tutuculuktur. Arap örfünün “din” diye dayatılması da bu yüzdendir. Tartışmasız benimsenip inanılması istenir.

Toplumbilim Terimler Sözlüğünde gelenek: Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen “tinsel ekin” ögelerinin her biri…

EKİN: Hars, kültür. Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan maddi ve manevi değerlerle bunları yaratmada, kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan ve insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümüdür.

TÖRE: Örf, adet, ahlak, tebayi / Gelenek, görenek ve törebilim-ahlak kurallarının tümü…

Geleneğe, göreneğe, toplumsal önyargılara göre hareket etmek, herkesin geçtiği yerden, köprüden geçmek, aklını, bilgisini, düşüncesini kullanmadan kendini uçurumdan atan bir koyunun peşinden iki yüz koyunun gitmesi ve intihar etmesi demektir. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…