Adlar tarihle, mekanla, işlevleriyle kaynaşır, belleklere kazınırlar. Tırabzon Lisesi, Haydar Paşa Lisesi, Galatasaray Lisesi, Kuleli Askeri Lisesi… Fatih, Yavuz gibi, Mustafa Kemal Atatürk gibi adlardır bunlar; bir kalemde silinip değiştirilecek kadar basit değildir bu iş.

 Bir okul din ağırlıklı, yabancı dil ağırlıklı, fen ağırlıklı eğitim-öğretim yapabilir. Okul işlediği derslere göre değil, işlevine göre ad alır. Bu okul Tırabzon Lisesi’dir; tıpkı KTÜ gibi, tıpkı İTÜ gibi, tıpkı ODTÜ gibi, Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe Sıtadı(?), Kempriç, Oksfort, Sorbon üniversiteleri gibi… Ağrı’nın, Nemrut’un, Sis’in adı değişebilir mi? “Değiştirdim, oldu” demek, tarihe, toplumun sürekliliğine ve coğrafyasına ihanettir, her üç özelliği birden görememektir; tarihe, kültüre, tolumun temeline dinamit koymaktır, onları kökten yok etmektir. Her biri yüzlerce, binlerce yılın toplum belleğine kazınmış izidir, işaretidir.

 Böyle kökten yıkıcılığı, yok ediciliği ve kıyıcılığı kimler yapar? Irak’ta, Suriye’de “insanlığın kültür mirası” tarihi eserleri, “put” diye heykelleri, müzeleri, antik kentleri, toplarla, balyozlarla, kazmalarla yıkan, yerle bir eden, parçalayan uygarlık düşmanı, sanattan anlamaz insanlardır. IŞİD ve gibileri dünyanın her yerinde aynı vandallığı gösterirler. Bunlar uygarlıkları içlerine sindiremeyenler, sanattan, kültürden anlamayanlardır. Asurlardan kalma Haseke ilindeki Tal Ajaja’yı, tarihi antik Palmira kentini, Hatra’yı, Nimrud’u, Musul Müzesi’ni yerle bir ettiler.

 IŞİD gibi düşünen ve hareket edenler “yıkmayı, yok etmeyi iş makinaları ve dozerlerle, üstelik ilerleme, kalkınma adına” yapıyorlar. Toplumda sürekliliği ve çimento görevini yapan fiziki unsurları ortadan kaldırıyorlar. Bu insanlar “neden IŞİD gibi düşmanca hareket ediyorlar” diye sormayacağım. Salt iki örnekle yetineceğim. Yorum da, karar da sizindir değerli okurlar. Örneklerden biri Balat’taki Rum Lisesi, diğeri de aynı semtteki Fener Rum Patrikhanesi’dir:

 İstanbul’un fethinden bir yıl sonra Fatih Sultan Mehmet, “Rumların dilleri ve kültürleriyle açacakları okullarda çocuklarını yetiştirebileceklerini ferman buyurur.” Balat’taki okul yüzlerce yıl onarıla-yıkıla, yapıla 1881’e kadar ulaşır. 1881’de okul, Fıransa’dan getirtilen kırmızı tuğlalarla inşa edilerek bugünkü ihtişamına kavuşturulur. Bina 136 yaşında, okul ise 563 yaşında. Tırabzon Lisesi 130, bugünkü bina 76 yaşında… Yıkılıp yerine yeni bir lise yapılsa gam yemeyeceğim. Yıkacaklar ve yerine AVM ve gökdelenler dikecekler ve bir şekilde tarihi anlamıyla yok edecekler.

 *

Fener Rum Patrikhanesi’nde, II. Mahmut döneminde kapattıkları iki kapı var: Bunlardan birisi ana binaya girerken kullanılan dış kapı, diğeri de “ayin salonuna” girerken kullanılan iç kapı. İkisi de demirden, çok sağlam ve büyüktür. Ancak iç kapı, iki ahşap kanatla örtülerek ziyaretçilerin gözlerinden uzak tutuluyor. İki kapının da birbirinden pek farkı yoktur.

 Kafamdaki soruların uyandırdığı merakla kapıdaki görevliye “bu kapılar neden açık değil” diye soruyorum. Alacağım yanıta göre diğer sorulara geçeceğim. Aslında neden kapalı olduğunu biliyorum. Rumca aksanıyla Türkçe konuşanı yanıt veriyor: “Padişah (II. Mahmut’un adını vermiyor), 1822’de üç papazla birlikte Patrik Hazretlerini bu kapının önünde (büyük dış kapıyı göstererek) astırdı. Üç gün asılı kaldılar. Sonra da papazları ve patrik hazretlerini sokaklarda gezdirerek denize attırdı.” “Niçin” dedim, “ne yapmışlardı da astırmıştı Padişah?” Açıklamadı. Sadece, ilgisiz ilgisiz “o Padişahtır, Padişahın dediği olur” diye geçiştirdi sorumu.

 II. Mahmut döneminde Patrik Efendi 1821 Mora isyanında, iç karışıklıkların çıkartılmasında, dindaşlarını örgütleyici etkinliklerde bulundu. Osmanlı’nın aleyhinde kışkırtıcılık yaptı. Rus Çarına “ihanet mektubu” yazdı. İsyana teşvik belgeleri ele geçirildi. Yargılandı ve çıkan kararla Patrik Efendi Patrikhane’nin kapısının önünde asıldı. KİN KAPISI diye adlandırılan bu kapı, bir Türk büyüğü önünde asılana kadar da kapalı kalacaktır.

 Biz olsak ne yapardık? O liseyi, o Patrikhane’yi yıkar, yerine AVM yapardık. Adını hemen değiştirir yeni nesillere “köksüz bir tarih ve köksüz bir gelecek” armağan ederdik. Çünkü bizi toplum yapacak, ortak bir kültürde yoğurarak bir kimlik kazandıracak olan ne dilimize, ne tarihimizin fiziki özelliklerine sahip çıkıyoruz. İliklerimize kadar hem siyasi, hem de kültürel emperyalizme açığız. Din adına Arap emperyalizmine, siyaset ve ekonomi adına da Batı emperyalizmine “dur” demiyoruz. Her ikisi de “kurt” gibi toplumsal kimliğimizi ve kişiliğimizi kemiriyor.

 Yalanlar, aldatmalar, kandırmalar, kural dışılıklar, tutarsızlıklar, ulusal değerlere sahip çıkmayışlar hep bu kimliksizliğin ve kişiliksizliğin sonucudur. Toplumsal karakterleri zayıf yöneticiler toplumsal değerlere sahip çıkacak kadar akıllı, bilgili değiller, ama yıkacak kadar cesurlar, cahil cesaretine sahipler…

 Barış ve esenlik dileklerimle…