Osmanlı, yenilgilerinin gerçek nedenlerini anlar gibi olduğunda, eski alışkanlıklarından kurtulmak gerektiğinin ayırtına vardı. III. Selim’le başlayan süreç II. Mahmut’la güçlendi. Batı, üstünlüğünü, gücünü, hem askeri yönde, hem bilim, hem sanayi, hem ekonomi yönünden tartışmasız bir biçimde gösterdi. Osmanlı da “Batılı gibi olma” değişimleri içine girdi, salt taklitte, biçimsel değişikliklerde kaldı. “Aklı, bilimi, teknolojiyi, sanayiyi” yani Batı’nın “özünü” görüp alamadı.

Kılık kıyafette, sarık yerine fes aldı, düzenli ordular kurmaya çalıştı, devlete zarar verdiğine inandığı tekke ve tarikatların kapatılması için “iç savaş” denilebilecek çatışmalara neden oldu. Değişime ilmiye sınıfı-ulema şiddetli karşı çıktı. II. Mahmut, reformlarından ötürü “Gavur Padişah” diye itham edildi.

Din her zaman “tek değer ölçüsü” olarak kullanıldı: Batı’nın saatleri, silahları alınıp dine aykırı bulunmazken, aklı, matbaası, ürettiği düşünceler, bilgiler “din dışı” kabul edilerek reddedildi. 1789 Fıransız İhtilalini yaratan “hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik, yurttaşlık hakları, kuvvetler ayrılığı ilkesi, laisizm” gibi düşünceler, “şeytanın fısıltıları” diye tanımlanıp sınırlardan içeri sokulmadı, yasaklanması için haklarında “ferman buyruldu.” Fıransız İhtilalini yaratan düşünceleri reddeden, Osmanlı Padişahına ve İslam’ın Halifesine “Gavur Padişah” diyen o kafa, Mustafa Kemal Atatürk’e ve devrimlerine karşı da tepki koymaktan çekinmedi. Bu zihniyet ister iktidarda, ister muhalefette olsun, dini siyasallaştırarak gelişme, ilerleme ve değişimlere, akla, bilime, bilgiye düşmanlık derecesinde karşı durdu; gelişmenin, ilerlemenin yanında yer almadı. Gelişmeyi, ilerlemeyi akılda, bilimde, düşüncede, buluşta, sanayide, teknolojide değil de “dinde ve yükselen beton yığınlarında, beton köprülerde ve yollarda kazanacağı paralarda” aradı.

Kültür, sanat, düşünce, felsefe o kafa için bir anlam taşımadı. Onlar için anlam salt “inançta” kaldı. Gazali bile “vahiy varken akla gerek yoktur” dedi. Bir binayı onartmak, “tarihe, sanata, kültüre bağlılıkları” gibi gösterilirken, “kültür, sanat, düşünce, bilim” insanlarının tutuklanmalarına hiç sesleri çıkmadı. İnsana saygı duymayanlar ürünlerine tarihe, sanata, düşünceye, felsefeye saygı duyar mı? Tırabzon Lisesinin 1915’te ve sonraki yıllarda “neden mezun vermediği” hiç öğrenilmedi, hiç düşünülmedi ve bu konuda hiç vicdanları oluşmadı.

O kafada olanlar, “okulların anası” Beşikdüzü Ortaokulunu ve Atatürk Lisesini yıktılar. Şimdi de Artvin’e, Rize’ye, Bayburt’a, Gümüşhane’ye, Giresun’a ve Ordu’ya liselik yapan Tırabzon Lisesini yıkarak AVM yapacaklar. O lise ki Orta ve Doğu Karadeniz’in üniversitesiydi. KTÜ ve FE Enstitüsü açıldığında Tırabzon Lisesi ve Tırabzon Öğretmen Okulu öğretmenleri hem üniversiteye, hem de Eğitim Enstitüsüne yetkinliklerine göre öğretim görevlisi oldu. Lisenin efsaneleşen öğretmenleri siyaset üstüydüler, herkes tarafından sevilip sayılıyor, takdir görüyorlardı. Tırabzon Lisesi, II. Abdülhamit tarafından açılan üç beş liseden-idadiden biriydi.

Okullar eğitimin, öğretimin, kültürün, sanatın, düşüncenin, sevginin, saygının, evrensel düşüncenin yoğrulduğu, dal budak saldığı, filizlendiği, gençlerin öğretmenlerinin rehberliğinde birtakım yönelişlere girdiği yerlerdir. Tırabzon Lisesi yazarından şairine, siyasetçisinden bürokratına, doktorundan yargıcına, savcısına, kamu çalışanından iş adamına kadar yetiştirdiği öğrencileriyle tarihten gelip tarihin derinliklerine kök salmış geleceği kurmuş bir okuldur. Fıkralara, söylencelere konu olmuş bir efsanedir. Bugün Amerika’da yaşayan, Rum, Ermeni, Yahudi olan Tırabzon Lisesi öğrencileri var.

Değil Türkiye’ye, dünyaya mal olmuş, kültür ve düşüncenin temel taşı bir okulu yıkmak kültür, bilim düşmanlığından başka bir şey değildir. Toplumuyla özdeşleşmiş, kaynaşmış Tırabzon Lisesini insanların beyninden söküp almak bir düşünce cinayetidir. O kafa, duygusu, yarattığı atmosferi, taşıdığı anlamı ve büyüleyici etkisiyle bir eseri yaşatmak yerine “para için” yıkmayı

tercih ediyor. O görkemli manolya ağacı, çam ve çınarlar kesilecek, Cumhuriyet Ortaokulu yıkılacak. Yıkılması gereken onca yer, onca sokak, bina dururken neden Tırabzon Lisesine saldırıyorlar? Kasıt yoksa bu cehalettir, “gaflettir, dalalettir, hatta ihanettir.”

Hangi birimiz, Tırabzon lisesinin efsane öğretmenlerinden, öğretmenlerin öğretmeni Hayri Gür’ü, Ahmet Saka’yı, Naci Duman’ı, Mazhar Kükey’i, Lisenin “genç kızı Sabahat Ülker’i, İsmail Hakkı Berkman’ı, Fahri Başar’ı, Remzi Doğar’ı(Aga Remzi), Aliye Aşurbay’ı, Ford Osman’ı, Veysel İpek’i ve daha nicelerini anımsamaz? Kaç kat olursa olsun bir AVM, bir gökdelen, bu öğretmenlerin hiçbirinden büyük değildir. O yüce insanlara sonsuz rahmet, sonsuz sevgi, sonsuz saygı sunuyorum.

Tırabzon Lisesi bir güneştir, kimsenin gücü o güneşi söndürmeye yetmeyecek, ışığı sonsuza kadar parlayacaktır. Binayı yıkıp arsayı yağmalasalar, AVM yapsalar dahi tarihin lanetinden kurtulamayacaklardır. Ey etkili ve yetkililer, Tırabzon Lisesine yapılacak bu cinayeti, bu katliamı durdurun.

Barış ve esenlik dileklerimle…