Türkiye’de, 2002’de, gelirin %38’ini nüfusun %1’i alıyordu; 2014’te ise nüfusun %1’i gelirin %56’sını aldı, artan nüfusa karşılık %1, %18 daha fazla kazanç sağladı, halk %18 daha yoksullaştı. Bu sonuç kapitalizmin kaçınılmaz “bilimsel hırsızlık” yöntemidir. İnsan sözde kendisi için çalışırken, aslında doksan dokuz kişi bir kişi için çalışmaktadır. Emek ve üretilen değer, alın teri, makineler, fabrikalar… parmakla gösterilen insanların kasalarına, uçaklarına, otomobillerine, çocuklarına, ”zevk ü sefalarına”, bankalarına, küresel sermayeye akmaktadır.

Ekonomik sistem kapitalizm olduğu için, tüm yatırımlar, tüm ihaleler, “halk’a” gibi görünürken, devletin tüm olanakları, hükümetin tüm çalışanları, nüfusun %1’inin hizmetindedir. Paralar onların ceplerine oluk oluk akıtılırken, çaktırmadan, ufak ufak(büyüyen)zamlarla, vergilerle toplanan, “devlet garantili” iç-dış borç paralar, “hizmet gibi” halka dönerken yine onların kasalarına akıtılır.

Hava alanı ihalelerine bakınız; / köprü, yol ihalelerine bakınız; / hastane, fabrika, santral ihalelerine bakınız… vatandaşa hizmet için değil mi? Her tarafından bal damlıyor ihalelerin; değil parmaklarını yalamak, yüzleri, gözleri, yürekleri, ciğerleri o balla dolduruluyor; ihaleyi kendileri almış gibi sebepleniyorlar. Devlet kefil oluyor, “borç” alıyorlar; hükümet yandaşlar için özel yasalar çıkarıyor. Devlet kefil oluyor, “gümrüksüz iş makineleri, kamyonlar” ithal ediyorlar. Devlet teşvik ediyor -hükümet destekliyor, vergi vermiyorlar. Üstelik bu ihaleleri alan(lar) milletin anasına da küfrediyorlar.

Dün çocuklarını okutmakta zorlananlar, bugün göklerde uçuyorlar, örtülü ödeneklerle donatılıyorlar; gemiler alıyorlar, altın-pırlanta-elmas mağazaları açıyorlar, vakıflar kuruyorlar; “hayır kurumu” sıfatıyla örtüldüğü için vergi alınmadığı gibi belediyeler arsa-ev bağışı için kuyruğa girip “kutsaliyetinden” yararlanmaya çalışıyorlar.

Havuz medyasına iş adamlarından, TRT’ye de vatandaşların sırtından para akıtılarak devletin televizyonuna-radyosuna, bir partinin özel malıymış gibi “reklamşörlük” yaptırıyorlar.

Bilmiyorum Jon Şitaynbek’in GAZAP ÜZÜMLERİ’ni okudunuz mu? Benim için değil, ama sizin için okumanızı ne kadar çok istiyorum bir bilseniz. Her şey, ne kadar da tepedekiler için, göreceksiniz.

Özel maden ocaklarında yüzlerce insan öldü. Bu “cinayet gibi kazalar” önlem alınmadığı için yaşanıyor. Aradan bunca zaman geçmesine karşın tepedekilere hangi yaptırımlar uygulandı? Tazminatlar ödenmedi. İş durdu. İşsizlik ölüm gibi çöktü insanların üstüne. İşveren kazandıklarıyla, işçi öldüğü ile kaldı. İşçinin de, işverenin de hakkını koruyacak devlet ne yaptı? Ermenek de Soma gibi olacak. Hak arayacak ne adalet kaldı, ne hukuk… ne de başvuracak bir kurum.

İyi düşünelim, görelim: Sorun para mı, vicdan mı, ahlak mı, sistem mi; yoksa tümü birden mi?

Herkesi kendine kul-köle yapan sistem, parayı da, yalan-dolan-aldatma ile insanın kutsalı olan dini de, ahlakı da, vicdanı da kendi çıkarı için “bir bütün içerisinde” kullanıyor.

Halk olarak bir şeyler isteriz: Ev isteriz, iyi bir gelir, araba, gelecek garantisi, insanca yaşama, sağlık, eğitim-öğretim isteriz. Hükümet de, “sağlıkta reform yaptık” diye dağı-taşı inletir; “şu kadar hastane yaptık” diye bangır bangır bağırır. Devletin ve üniversitelerin hastanelerinde, kaliteli, nitelikli hocalara muayene ve tedavi olma devrini kapattılar, muslukları kıstılar. Halkın yaşama hakkını, iyi, nitelikli hocalara para vermedikleri için kaçırdıkları doktorları özel hastanelerde aramaya zorladılar. Vatandaş özel hastane kapılarında, her türlü borcu göze alıp korkunç paralar ödeyerek sağlık aramaya çalışıyor. Bu “reformla” sosyal devleti öldürülerek yaşamayı zenginlere, güçlülere, imtiyazlılara, tepedekilere bir hak olarak veriyorlar.

Halk-milli irade yerlerde sürünüyor; borç batağında boğuluyor.

Sistem, ahlakı da, vicdanı da, dini de, insanca yaşamayı da “para” ya oturttu.

Yaşasın parası olanlar; yaşasın sistemi paraya oturtanlar.

Hayat da, kader de nüfusun %1’ine, en tepedekilere, ülke gelirinin %56’sını alanlara gülüyor.

Barış ve esenlik dileklerimle