Fener Lisesi’nde çalıştığımız 1975-76 yılının Nisan ayı olabilir. Okulumuza Bakanlık müfettişleri gelmişti. Meğer “Genel Teftiş” imiş. Haber vererek her öğretmenin dersine giriyorlardı. Kimi müfettişler de müdür yardımcılarının çalışmalarını, evraklarını inceliyorlardı. Adını anımsayamadığım, orta yaşın üstünde gördüğüm bir bayan müfettiş bana, “Sonraki saatte sizin dersinize gelmek istiyorum” deyince, ben de “Buyurun Hocam istediğiniz zaman” diyerek yanıt verdim. Aslında Fener Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi’nde teftiş- soruşturma hikayelerimiz çoktu. Ama bu benim ilk teftişimdi.

İlk iki saat 5/Ed-B sınıfında dersim vardı. Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesini inceliyecektik. Müfettiş Hanım ile sınıfa birlikte girdik. Ben kürsüye giderken o arka sıralara yöneldi ve bir kız öğrencimin yanına oturdu. Hemen edebiyat defterini incelemeğe başladı. Oysa benden 1. Karne notlarına göre “bir iyi notlu, bir de kötü notlu” öğrencinin defterlerini, hatta aynı şekilde yazılı yoklama ve ödev kağıtlarını da isteyebilir, sorularımı, ölçme ve değerlendirmemi görebilirdi. Öğrencilerin sınıfa gelen yabancının “müfettiş” olduğunu tahmin edebileceğini düşünerek ve hemen de öğrenci defteri incelediğini görerek, sınıfa takdimini yapmadım. Yoklamayı yaptıktan sonra dersin konusu ve okunacak parça ile ilgili bilgiler verdim sınıfa. Bir kaç öğrenciye metin okuması yaptırdıktan sonra, açıklamalar yapıp soruları yanıtladık ve dersi zamanında bitirdik. Gelecek dersin konusunu verdiğim sırada zil çaldı, Müfettiş Hanımla birlikte sınıftan çıktık.

Müfettiş Hanım, merdivenlerden inerken durdu ve “Ben sizi lalettayin (özensiz, düzensiz, gelişigüzel, sıradan) derse giren bir öğretmen olarak tahayyül ediyordum” dedi. “Haydaa! Bu nerden çıktı şimdi” dedim içimden. Müfettiş Hanım, “Ama çok güzel bir ders işlediniz, öğrencilerin ilgisini canlı tuttunuz, teşekkür ederim” dedi. Kendisine, “Ben her dersimi böyle işlerim Hocam, size özel bir ders yapmadım” dedim. Müfettiş Hanım, “Bir de Lise 3’lere gelmek istiyorum” dedi. “Bir sonraki saat dersimin olduğunu” söyledim, anlaştık.

Öğretmenler Odasına giderken Müfettiş Hanımın dediklerini düşünmeğe başladım; “Yahu, beni hayatta ilk defa görüyorsun, dersime ilk giriyorsun, sesimi ilk duyuyorsun. Benim ‘lalettayin’ derse giren bir öğretmen olduğumu nasıl tahayyül edebiliyorsun? Kim ya da kimler söyledi sana “benim lalettayin derse giren bir öğretmen” olduğumu? Kulağına birileri bir şeyler mi fısıldadı.” Doğrusu ya kafam karmakarışık olmuştu. Hayatta ilk kez karşılaştığım bu müfettişe (ki okulun bütün öğretmenleri de kendilerini teftiş eden müfettişlerle ilk kez karşılaşıyordu) benim hakkımda kim/kimler böyle olumsuz bir şeyler söylemiş olabilirdi. Şaşırmıştım açıkçası..

Lise 6/Ed sınıfında “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Haftası” nedeniyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Nutuk” adlı ünlü konuşmasından bir bölüm okuyacaktık. Yıllık Planı yaparken Ulusal bayram haftalarında kitapta var olan ilgili metinleri seçerdim genellikle. Müfettiş Hanımla sınıfa girer girmez şaşırdığımı anımsıyorum. Sıralar çok düzgün hale getirilmiş, tahtaya ders konusu yazılmış, öğrenciler arka sıralardan öne doğru dizilmiş, hepsinin önünde kitaplar defterler.. Erkek öğrenciler kravatlı, düzgün, kızlar düzenli bir haldeler. Sınıfın da havalandırıldığı belli oluyor. Sanki bir “iyilik perisi” biraz önce bu sınıftan geçmiş!..

Derste konu ile ilgili tarihi olayları özetledikten sonra, ilk bölümü okuduk. Öğrencilere sorular sordum. Ama sanki çocuklar incelmiş, nerdeyse kırılıp dökülecekler. Kızların sesi kısık, yanlış söyliyeceğiz diye telaş içindeler. Ben hem onları izliyorum hem de “Allah Allah!. Ne olmuş bu çocuklara yahu!” diyorum içimden. Onların bu hali beni de etkiliyordu. Her zamanki

rahatlığımda değildim açıkçası. Neyse dersin bitimine doğru Kurtuluş Savaşı’ndan bir-iki anekdot anlattım ve zil ile birlikte dersten çıktık.

Müfettiş Hanım yine “teşekkürler” etti. “Tarihi bilgileriniz de çok iyi, yerinde kullanıyorsunuz” dedikten sonra, “Eğitsel Kol çalıştırıyor musunuz?” diye sordu. Kültür Edebiyat Kolu’na rehberlik ettiğimi söyledim, Karar defterini görmek istediğini söyledi. Ben, Karar Defteri, Giden-Gelen Evrak Dosyası, Genel Kurul Dosyası, Etkinlikler Dosyası, Banka Cüzdanı ve Fotoğraf Albümünü önüne koyduğumda “Bunların hepsi Edebiyat Kolu’na mı ait, dernek gibi hocam!..” diyerek şaşkınlığını belli etti. “Fener” adıyla bir de “Duvar Gazetesi” çıkarıyorduk öğrencilerle.

6/Ed. sınıfına ikinci ders için gittiğimde sınıf her zamanki haline dönmüştü. Öğrencilere “Yahu neydi o halleriniz. Herkes de hemencecik kitap-defter sahibi olmuş!” Önce kendi aralarında gülüştüler sonra bir kız öğrenci, “Hocam Müfettiş size bir şey diyemesin diye kitap ve defterleri olmayanlar Fen şubesindeki arkadaşlardan aldı, sınıfı da düzeltiverdik.” diye yanıt verdi. Derslerine Müfettişle geleceğimi onlara, Öğretmenler Odası’nda çay içerken konuştuğumuz öğretmen arkadaşım söylemiş. Onlar da hem kendilerini, hem sınıfı teftişe hazırlamışlardı. Gerek yoktu ama kendilerince öğretmenlerini koruma tavrına girmişlerdi. Bu sevgili öğrencilerime gösterdikleri incelik ve duyarlılıktan ötürü bir kez de buradan teşekkür ediyorum.

Öyle kurulu makine gibi ders yapmaktan kaçınmışımdır hep. Derslerde çocuklara bazen takılırdım, uyarırdım, coşup şiirler okuduğum, fıkralar anlattığım, jest ve mimiklerle konuştuğumuz da olurdu. Ama, mutlaka öğrenmeleri gereken konularda pür-dikkat anlatırken, onların da dikkatli olmalarını bazen hayt-huyt da ederek sağlamağa çalışırdım. Onlara kimi zaman öğretmen, kimi de yakınları, bir büyükleri gibi yaklaştığım olurdu. Müfettiş gelecek diye çocukların mumya gibi dizilmeleri de beni rahatsız etmişti. Ayrıca bu benim tarzım da değildi. Öğrencilerin dersi dinlemeleri, izlemeleri yeterli idi.

Teftiş bitiminde Öğretmenler Odası’nda bir “genel değerlendirme” toplantısı yapıldı. Bir Başmüfettiş ve iki de müfettiş vardı. Biz öğretmenler tam kadro katılmıştık. Başmüfettiş konuşmağa başladığında ilk cümlesi, “Her öğretmen öncelikle Türkçe öğretmenidir, Türkçemizin öğretmenidir”dedi. Ondan sonrası eğitim-öğretim üzerine ödevler, görevler, sorumluluklar üzerineydi. Soru sormak isteyen var mı diye bize baktığında ben elimi kaldırıp söz istedim.

Başmüfettişe konuşması ve ilk cümlesi için teşekkür ettikten sonra, “Her öğretmen öncelikle Türkçe öğretmeni olmalıdır, sözünüze içtenlikle katılıyorum. Ama öğretmen hangi Türkçe’nin öğretmeni olacaktır(CHP-MSP koalisyonu dönemi)?. Bazı Bakanlık katlarında eski yazılı tabelalar basına yansıyor, eski dil ve yazı (Osmanlıca) hangi ihtiyaçtan bilinmez yeniden gündeme taşınmak isteniyor. Bu durumda öğretmen hangi Türkçe’nin öğretmeni olacaktır?” diye bir soru yönelttim.

Başmüfettiş, cevaben yaptığı konuşmada Türk Dili ve tarihi hakkında bilgiler vermeğe başlayınca ona bakarak hafifçe gülümsedim. O da gördü. Aslında, Başmüfettiş 30 yılını doldurmuş, ben daha yeni sayılırım. Bilgim ona göre daha taze. Yani bu konularda iyi sayılırım. Ancak, Başmüfettişe herhangi bir yanıt vermeği de gerekli görmedim.

Ancak Başmüfettişin belirttiği “Her öğretmen, öncelikle Türkçe’nin öğretmeni olmalıdır” düşüncesinin güncelliğini günümüzde de korumakta olduğunu belirtmeliyim. İlkokul, hatta Anasınıfından başlayarak çocuklar Türkçemizin güzelliğini, yüksek anlatım gücünü öğretmenin dilinde, sesinde görmeliler. Hiçbir öğretmen, öğrenci önünde aksanlı, yöresel ağız özellikleriyle konuşmamalıdır. Öğretmenin bilgisi kadar, bu bilgiyi temiz ve düzgün, açık ve anlaşılır bir Türkçe ile anlatması da büyük önem taşımaktadır. 12 Eylül

“Sakıncalısı” iken bile, Bakanlığın yayınladığı bir genelge nedeniyle Uyanış gazetesinde bu konuda bir yazı kaleme aldığımı anımsıyorum.