Fransa’dayız. Eski Fransa’da elbette. Cumhuriyetler’in kurulduğu, yıkıldığı, yerine numaralı yeni Cumhuriyetler’in  kurulduğu dönemler. Siyasi ve askeri olarak çalkantılı yılların yaşandığı Fransa’da.

Rivayet edilir ki; işte bu yıllarda bir general  emrindeki askeri güçlerle bir darbe hareketi düzenler. Her  şeyi  iyi planladığını düşünmesine karşın, evdeki hesap çarşıya uymaz, darbe başarılı olmaz, yakalanır.

Darbeci general yargılanmak üzere Yüksek Mahkeme önüne çıkarılır. Klasik sorgulma faslından sonra Başyargıç, generale sorar: Suç ortaklarınız kimlerdir?

General bu soru karşısında önce yargı heyetine bakar ve sonra asker-sivil- bürokrat bütün salonu doldurmuş insanlara bakarak, gözleri ile herkesi tarar ve eliyle bütün salonu işaret ederek : Başarsaydım sizler olacaktınız, der.

 Kahrol Feto!..

Bu günlerde zaman buldukça birkaç kanaldan haberleri, oturumları izlemeğe çalışıyorum. Kim ne diyor, nasıl diyor, anlamağa uğraşıyorum. Bazan da “Demokrasi Nöbetleri”ni izliyorum. Onlar bir anlamda “sokaktaki kontrolsüz güçler”dir. Ne zaman ne yapacakları belli olmaz. Böylesi durumlar provakatörler için en uygun ortamdır. Allah korusun, en ufak bir söylenti, bir küçük kıvılcım insanları birbirine düşürür, kavga, yağma ve talan başlar. Demokrasi falan kalmaz ortada. O nedenle çok dikkatli olunması gerekir.

Kimi zaman bu nöbet eylemlerinde çalınan şarkılara kulak veriyorum. İçlerinde ulusal duygularımızı ateşleyen, coşkumuzu artıran, ülkemize ve milletimize bağlılığımızı çoğaltan şarkılar var mı söylenen?. Bir kez olsun “Andımız” okundu mu? Atatürkçü şiirler okundu mu? Bizim kuşak bunların bir çoğunu ilkokul-ortaokul sıralarında öğrendi. Neden onlar da okunmuyor, söylenmiyor? Toplantıların, giderek siyasi çıkar amaçlı toplantılara dönüştüğü ve AKP ve RTE propagandası yapılıyor imajının yaygınlaştığı görülüyor..

Tv kanallarında ise bir başka  hava-tava var!.. “Feto” kısa adıyla tanınan Fethullah Gülen’i elimize bir geçirsek var ya cımbızla etlerini lime lime edeceğiz ortalık yerde. Geçmişte o kişiye methiyeler düzen, iki sözünden birinde selam gönderenler, şimdi ver yansın ederek kan kusuyorlar adeta. Feto’nun el-etek öpücüleri, saygı-selamda kusur etmemeğe çalışanlar, bakanlar, milletvekilleri, her türlü imkanı veren belediye başkanları, hiç ortada yoklar!.Sanki bu öğrenci yurtlarını, her dereceden okulları başkaları tarafından kuruldu. Devletimizin ve askeriyemizin, polisimizin ve yargımızın seçkin kadroları, bu Fetocu denilen  “kullar”a adeta ikram edildi de hiiiç kimsenin haberi olmadı!.

Yahu aklım almıyor. Bir askeri harekatı yönetecek “generalin bir abisi” varmış, emir-komuta aldığı!.Hem de sivil veya küçük rutbede görevli bir “imam”. Bu rezalet dünyanın neresinde görülürmüştür acaba? Bu Orta-Doğu’nun en güçlü, caydırıcı etkisi en yüksek ordusunu bu hale getirenler, bunun hesabını mutlaka vermelidirler..

 Atatürkçü olsak mı ki..?

Ne yazık ki Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulları bitirmiş yüzbinlerce gencimiz  yetkili-etkili hepimizin gözleri önünde “Atatürk düşmanlığı” ile büyüdü, eğitildi. Çok sözü edilen “İmam-Hatıp Liseleri”nin kimlerin, ne amaçla “arka bahçesi” olduğu ayan-beyan ortaya çıktı. Aynı işlem, bu çağdışı eğitim, şimdilerde “Okul Öncesi Eğitim Okulları”nda daha çocuklarımız 4-5 yaşlarında iken başlatıldı. Yine her dereceden yöneticimizin, görevlimizin ve halkımızın gözleri önünde de sürdürülüyor. Hiç kimse “bir şey olmaz yahu!” demesin. Bu kafayla gidersek eğer, yarın bir gün çağdışı bir başka tarikatın zehirli kollarına düşmeyeceğimizi kimse garanti edemez.

Hiç kimse de “Ah Atatürk, vah Atatürk” diye feryat etmesin. Yabancılar tarafından da “büyük devlet adamlığı ve önderliği” kabul ve beyan edilen; amma velâkin kendi kurduğu ordularla kurtardığı ülkenin, kendi uğraşları ile kurduğu devletin okullarından yetişenler tarafından “yok sayılan, tu kaka edilen, hakarete uğrayan”  çağlara hitap eden düşünceleriyle “yüzyılların önderi Atatürk” orada duruyor.

Şimdi soruyorum: Dünyanın hangi ülkesinde, o ülkenin okullarında “din-iman ve siyasi kaygılarla” kendi kurtarıcısına, devletinin kurucusuna düşman, çağdaşlık karşıtı kuşaklar yetiştirilir?.

Parti binalarına Atatürk posteri asmakla, atılan nutuklar arasına adını sıkıştırmakla, yakalarına Atatürk rozeti takmakla “Atatürkçü” olunmadığı bilinir. O zaman hatırlayalım: “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz  devrimlerin yegane amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütün anlam ve biçimiyle çağdaş bir toplum  haline getirmektir. Devrimlerimizin temel ilkesi budur.Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri perişan etmek zorunludur.” (Kastamonu: 30 Ağustos 1925). “bütün anlam ve biçimiyle” derken; düşüncesi, görüşü, duygusu, davranışı, dış görüntüsü-giyimi-kuşamı” denmek isteniyor.  

 Çağdaş Eğitim Seferberliği

Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminden tutun da, bütün eğitim-öğretim programlarını “çağdaş-laik-demokratik-sosyal- hukuk devleti” ilkeleriyle güçlendirerek, öğretmenlerine bu yoldan yürümeleri gerektiğini gösterek işe başlanabilir. Görülüyor ki bütün ulusumuzca  “çağdaş bir eğitim seferberliği”ne şiddetle ihtiyacımız vardır. Şu ilkeyi de unutmayalım: “Türk ulusunun elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir.” Uygarlık yolunda kılavuzumuz çağdaş bilim ve kültür olacaktır.  

Kimi Tv programlarında bazan sunucuların mikrofon uzatıp sorduğu sorulara verilen “abuk-sabuk” yanıtları görünce dönenip duruyorum olduğum yerde. Demek ki sadece çocuklarımızın değil, onların anne-baba ve en yakınlarının da eğitilmesi- öğretilmesi de zorunlu görülüyor. O nedenle bütün ulusu kucaklayan “çağdaş bir eğitim seferberliği”nden söz ediyoruz.

Bu iş sadece devletten mi beklenmeli? Elbette hayır. Siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, büyük holdingler, TV kanalları bu işe yer, zaman, imkan ayırmalıdır.TRT belki de en yararlı işi yaparak, kendisinin yaşaması için verdiğimiz vergilerin hakkı içün bu konuya bir kanal ayırabilir. Çağdaşlaşma sadece “ekmek yemek değildir, yediğin ekmeği de sindireceksin” ki bünyeye yararlı olsun. Bu işin yolu da ulusun ve devletin geleceğini hazırlamak için; çocuklarını, gençlerini, ebeveynlerini  çağdaş bilgi ve kültürle donatmakla olacaktır. İşte ancak o zaman “Demokrasi treni” hiçbir engelle karşılaşmadan yoluna devam edecektir.