Yıllardan beridir Türkçede yaşanılan sorunlar, sürdürülen yanlışlar ve çelişkiler çözümlenip giderilmemiş, yoğun olarak yabancı sözcük “ithaline” gidilmiştir. Arapça, Farsça, İngilizce, Fıransızca, Almanca… kökenli kimi sözcükler, ülke ve yer adları örneğin, ömr = ömür, zehr = zehir diye Türkçeleştirilirken, tren = tiren, grup = gurup diye Türkçeleştirilmemiştir. Germany = Almanya, Sweden = İsveç, Switzerland = İsviçre, USA = (Unadıt States Of America) Amerika Birleşik Devletleri diye Türkçeleştirilirken Fransa = Fıransa olarak yazılmamıştır.

 Yabancı kökenli sözcükler kendi dil kurallarına göre yazılır ve kullanılırsa çıkıp geldiği dilin egemenliğini sürdürüyorlar demektir. Türk milleti nasıl diğer ulusların boyunduruğundan kurtarılmışsa, Türk dili de yabancı dillerin ve kuralların boyunduruğundan kurtarılacaktır. Siyasi, ekonomik ve kültürel emperyalizm olduğu gibi “dil emperyalizmi” de vardır. Yüzyıllardan beri Arapça, Farsça, Fıransızca, İngilizce Türkçeyi sevmeyen ve bilmeyenlerin yüzünden Türkçenin yakasından düşmemişlerdir. Dil Devrimi “yabancı dillerin boyunduruğunu kırmak”, Türkçeyi bağımsız ve özgür üretkenliği içerisinde serbest bırakmak içindi.

 Bağımsızlık, özgürlük dilde, düşüncede, beyinde olmadıktan sonra insanlar “kendileri” olamazlar. Kendileri olamayan toplumlar önce beyinlerini, sonra inançlarını, daha sonra da yurtlarını-vatanlarını yitirirler. Türkler, Büyük Selçuklularla başlatılan dil bağımsızlığını yitirme sürecini, Selçuklular ve Osmanlılarla on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar taşımış, “halka inme” hareketiyle gazetelerin dili, “anlaşılır olma” gayretiyle “sadeleşmeye” başlamıştır. Yirminci yüzyılın başında yayın hayatına giren “Genç Kalemler” ile kentte, köyde, tekkede, ozanların söylediği ve halkın hiçbir zaman bırakmadığı Türkçe “yazı diline” girmiştir.

 Türkçenin yazılı dili olarak kullanılması yüzyıllara meydan okuyan bir başkaldırıdır. Uluslaşmanın, ulusal bilinci yaratmanın, birlik ve bütünlüğü sağlamanın ilk adımıdır. Unutulmamalıdır ki Çanakkale bu öze dönüşün bilincinden doğmuştur.

 Osmanlıca yozlaşmış, kozmopolit bir yapının, halktan kopuk elit, üst sınıf aydınların yazı dilidir. Düşünceleri, yaşayışları, kültürel değerleri, zevk, eğlence ve güzellik anlayışlarıyla tamamen halkın dışındadırlar. Arap, Fars dili ve kültür emperyalizminin işbirlikçileridirler.

 Ancak diller, gereksinim duydukları sözcükleri başka dillerden alır, kullanır, karşılığını bulduktan sonra da bırakır. Örneğin, “(i)skonto”, “indirim” sözcüğü türetildikten sonra daha kullanılmıyor. Kampüs sözcüğü, tüm zorlamalarla “külliye” denmesine karşın “yerleşke” sözcüğü gibi “sahici Türkçe” değildir. Zamanla o sözcük de diğerleri gibi çekip gidecektir. Tankla, tüfekle, zorla sözcükler dilde tutulamazlar, kovulamazlar da.

 Başka dillerden alınan sözcükler, kuralları ile geliyor ve kullanılıyorlarsa, girdiğin dilin egemenliğini aşındırırlar. Diller zorunlu hallerde aldıkları sözcükleri kendi kurallarına uydurmak ve onlara göre konuşmak, yazmak zorundadır. Aksi halde “dil emperyalizmi” dilleri, kültürleri, toplumları, benlikleri, özleri aşındırıp “kişiliksizleştirir”, “kendileri olmaktan” çıkarır. Türklerin “din adına” Araplaşması, Arapçalaşması gibi…

 Biz, “William Shakespeare” i doğru yazmak için göbeğimizi çatlatırken eloğlu, özel isimliğine bakmadan “Moustapha Kemhal Pasha” diye yazabilmektedir. Peki ben, neden “Villiam Şekspir” diye yazmayayım? İşin özü buradadır.

 80 12 Eylül’ünden sonra “aşınma” ve “kişiliksizlik” öyle büyük boyutlara ulaştı ki, Atatürk’ün “vasiyetini” önemsemeyerek, Türk Dil Kurumunun yapısını değiştirdik, Türkçeyi, Türkçe kuralları aklımıza getirmez olduk, “küreselleşme-serbest piyasa” politikalarıyla herkes ayrı telden çalarak, Osmanlıca da dahil olmak üzere sokakları, caddeleri, okulları, televizyonları,

radyoları, gazeteleri, dergileri, inşaat sektörünü İngilizce, Fıransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Arapça… sözcüklerle, adlarla doldurduk. Hiçbir belediye meclisi Karamanlı Mehmet Bey gibi, “bundan gerü, dükkan, mağaza, avm, şirket, televizyon, radyo, dergi… adları Türkçe olacak, Türkçe konuşulup Türkçe yazılacak” diye ferman buyurup peşinden gitmedi. Türkiye, Türkçenin dışında tüm dillere sahip çıkılan ve özenle kullanılan bir ülke durumuna getirildi. Neden sokakları süsleyen o tabelalar etkili ve yetkili belediyelerin gözüne çarpmıyor ve rahatsızlık duymuyorlar? Görmemek için kafalarını hangi kum dağının altına gömüyorlar? Bir de benlikten söz ediyorlar.

 Türk burjuvazisi toplumun hiçbir değerini taşımaksızın emperyalizmin “uşaklığını yapıyor.” / Serbest Piyasa Ekonomisi – küreselleşme önce dillerini, sonra beyinlerini ele geçirerek kişiliksizleştirdi; daha sonra da dini siyasallaştırarak özlerinden kopardı. Şimdi de bedenlerini ele geçiriyor. / Ahlaksızlık, namussuzluk, fuhuş, ırz düşmanlığı, hırsızlık, vurgun, soygun, iş kazaları… neden bu kadar korkunç bir boyut kazandı dersiniz? Küreselleşmeyi anlamadan bu sorunun yanıtı verilemez. Tüm değerlerin yerini “para” alırsa, yanıt ortaya çıkar.

 Olan Türkçeme oluyor, olan milletime oluyor. Çok yazık…

 Barış ve esenlik dileklerimle…