Cumhuriyet, Anayasa’nın ikinci maddesinde “kaldırılamayacağı teklif dahi edilemeyecek” “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” özellikleriyle vücut bulur. G7’lerin 1979’da dayatmaları sonucu, 1980’de alınan 24 Ocak Kararlarıyla devlet, “gılobal-küresel”, daha sonraki adıyla “Serbest Piyasa Ekonomisi” olan “çok uluslu sermayeye” teslim edildi. Ekonomideki payıyla küçültüldü, ufalandı. İçeriden ve dışarıdan “kapkaççı, vurguncu, soyguncularla” talan edildi. “Devrim yapıyoruz” diye başta eğitim, sağlık, ulaşım devletin elindeki şirketler, bankalar, fabrikalar… alınarak özel sermayeye devredildi. Daha sonra “Ergenekon, Balyoz, Fuhuş ve Casusluk” davalarıyla sıfırlandı. Ordu bile maaşlı “er, erbaş ve uzman çavuşlarla” dolduruldu, general, amiral ve pek çok albaydan tasfiye edildi.

Kaliteli, nitelikli, başarılı doktorlar, öğretim üyeleri, devlet üniversitelerinden, tıp fakülteleri ve hastanelerinden büyük paralarla “topçular dibi satın alınarak” “özel hastanelere ve özel üniversitelere” getirildiler. Bu hastane ve üniversiteleri güçlendirmek için “içi boşaltılan devlet hastane ve tıp fakülteleri hastanelerinin ödenekleri kısıldı, ya da verilmedi.” Devlet hastane ve tıp fakülteleri “kaliteli hocaların” yanında, parasız bırakıldı; borç içine gömüldüler. Gelişen, değişen araç-gereçleri alamaz ve birtakım ameliyatları yapamaz duruma getirildiler.

Örneğin, Hacettepe. Türkiye’de, Ortadoğu’da, Avrupa’da saygın yeri olan bir bilim merkezi ve hastaneydi. Türkiye’nin gözbebeğiydi. El attığı her yeri kirleten siyaset, bu seçkin yere de girerek hem sıradanlaştırdı, hem de Hacettepe olmaktan çıkardı. Ödenekleri kesildi, araç-gereç donanımı zayıflatıldı. O kadar çok kalabalık hasta sayısıyla karşı karşıya bırakıldı ki, değil bilim üretmek, gelen hastalara bakabilme olanağı bile kalmadı. Kimi “kapalı” operasyonların yapılabilmesi için “ödenek yetersizliğinden ve borçlar yüzünden” “değişen ve gelişen laparoskopik cihazları” alamadı ve koskocaman Hacettepe’de maalesef bu tip ameliyatlar yapılamıyor. Hastalar özel hastanelere gitmek zorunda bırakılıyor. Sosyal Güvenlik Kurulu oluşturulmasına rağmen özel hastanelerle anlaşma yapılmadığı için hastalarına “kurumsal olarak “parasız-ücretsiz” bakmıyor, parası olan tedavi görüyor, olmayan da “kader” deyip sineye çekiyor. Emekli Sandığı mensupları “devlete ödediği para miktarına göre” birinci sınıf sağlık hizmeti alması gerekirken şimdi, Bağ-Kur ve Sigortalılardan hiçbir farkı kalmadığı gibi tümü de “hizmet alamamakta” eşitlendiler.

Bugün “mesanede üç milimlik polipimsi bir oluşumun” alınması, batından içeri girildikten sonra büyümeye başlayan “pırostatın kazınıp çıkarılması” ve “yirmi altı yıllık sol böbrekteki renk değiştiren su kistinin” temizlenmesi, yani “üçlü bir laparoskopik operasyon” 40-50 bin liralardan başlıyor, yüz binlere uzanıyor. Ve insan sağlığı “sosyal devlette” mal gibi “pazarlığa tabi tutuluyor.” Devlet desteği alamıyor. Bu paraların altından nasıl kalkılacak? Kimler sağlığına bu denli büyük bütçeler ayırabilir, bu denli büyük paraları harcayabilir, bu paraları ödeyebilir? Kolay, havadan-sudan, zahmetsiz, eziyetsiz, telefonla, teşvikle, faizle, rantla para kazanan, vergi ödemeyen-vergi kaçıranlar bu paraları kolaylıkla ödeyebilirler. Kimler ödeyebilirler; güçlüler, nüfuzlular, etkili-yetkili yerlerde duranlar, “silah zoruyla” iş yapanlar, işadamı olanlar… Yani nüfusun yaklaşık %30’u… Gerisi, “kader” desin, “takdiri ilahi” desin, sineye çeksin ve ölsün, güçlüler yaşasın, zayıflar elenip gitsin, öyle mi?

Eğitim paralı, sağlık paralı, ulaşım paralı. Sosyal devletin çanına ot tıkadılar. Devrim, gılobal sermayeye-serbest piyasa ekonomisine teslim olmak mıdır, yoksa halka ücretsiz sağlık hizmeti sunmak mıdır? İskandinav ülkeleri “sosyal devlettir”, eğitim, sağlık parasızdır.

Musallada yatan “mevta” için, imamın sorduğu “hali hazır hayatta iken nasıl bilirdiniz” sorusuna cemaat, hep bir ağızdan, alışkanlık gereği “iyi biliriz” yanıtıyla hiç düşünmeden “tanıklık ederler.” Oysa mevta, Yunus’un dediği gibi “garipti, umarsızdı, sahipsizdi.” Biraz bakım, biraz tedavi, serum gibi küçük bir iş-gelir biraz daha yaşamasını sağlayabilirdi. Devlet sosyal olsaydı, ömrünü biraz daha uzatabilirdi, garibin organları iflas edip ölmezdi. Bu çağda garibanın ölümü kader değil, cinayettir.

Barış ve esenlik dileklerimle, hak edenlerin bayramını kutluyorum…