inankalyoncu061 @ hotmail.com

Ne güzel bir coğrafyada yaşıyoruz!...
Hafta sonları dört beş tane düğün.
Hafta arası yedi sekiz tane cenaze...
Bir yandan el ele verip mutluluğumuzu paylaşırken, bir yandan da omuz omuza verip acılarımızı bölüşüyoruz...
Bu yüzden zordur bu coğrafyada acının tarifi.
Ateş düştüğü yeri yakar her zaman.
Ama sevdiklerimizin, dost bildiklerimizin, erken ayrıldıklarımızın acısı derin yaralar bırakır yüreklerimizde.
Muhammet Yakupoğlu’nun bıraktığı acı gibi...
Muhammet Yakupoğlu, sadece bir dost, bir abi değildi benim için... O, sevdiğimiz Kışna Halamızın torunuydu... Hala dayı çocukları sayılırdık bir yerde... Bu yüzden bu sıcaklığı hiç eksik etmedik yüreklerimizden...
Yakupoğlu, bu topraklarda yetişen iyi kemençecilerdendi. Onun, kendine özgü kemençe çalma sitili vardı...
O, horon halkasının içinde kemençesiyle havaya fırlayıp “Aloğlum!” komutuyla kollar aşağı alınınca ayaklardan tek bir ses çıkardı...
Yakupoğlu, kemençeyi çalan değil, konuşturan adamdı...
Kemençeyi bilip de onu bilmeyen yoktur...
Hele hele, muhabbetlerde, öyle bir kemence çalardı ki, sakin, duru bir dere gibi akardı ezgiler kemençesinin tellerinden...
Kemençe çalarken ne yorardı ne yoruldu...
Ama bu gidişi öyle yordu ki sevenlerini, ağıtlar bile ardından yakılırken hep aynı ezgide okunuyordu...
Nurev Ablanın, “Muhammetim, Muhammetim!... Ben dünden beri ağlayrım seni, nasi görecek Nurev o uzun tabutunu.” ağıdına, sevgili annesi Hatice teyzenin ağıdı eşlik etti. “Muhammetim!... Muhammetim!... Sarıldın bağa da anne kurtar beni.” dedin. “Oğlum kurtaramadım seni, bu kadar güçsüz müydü bu annen…”
Belki de onlarca ağıda yay atmışsındır kemençende.
Ne acıları dile getirmiştir kemençen...
Kemençen ile gönlün bütünleşmiş, yüreğin özdeşleşmişti senin...
Ben inanıyorum ki geride bıraktığın ezgiler dinlendikçe daha nice gönüllerin duygulu telleri titreyecek, daha nice kollar bacaklar gaydenin ritmiyle hareketlenecek, daha nice “alaşağı” komutlarıyla dizler bükülecek, yürekler coşacak!...
Güle güle git sevgili abim...