Bugün uluslararası ilişkilerin yürüyüşünü anlamak için “sömürgecilik” ve “emperyalizm” kavramlarına, barındırdıkları anlamlara bakmak ve sınırlarını çok iyi görmek gerekir. Yayılmacı ve çıkarcı oluşları asla unutulmamalı, her an karşılarında tetikte durulmalıdır. Onurlu yaşamak için bu, şarttır.

Sömürgecilikle eşanlamda düşünülen emperyalizm, “bir ülkenin topraklarını genişletmesi, bir devletin başka bir devleti vergiye bağlaması, topraklarında yeraltı ve yerüstü zenginlikleri (buğday, tütün, pamuk, orman ürünleri, uranyum, altın, petrol, doğalgaz, kömür, demir, bakır, boraks gibi… )kendine aktarması; dilini, kültürünü yayarak halkını köle gibi yönetmesidir.”

Sömürgecilikle, emperyalizm arasındaki tek fark, sömürgecilikte “siyasal bağımlılık vardır; emperyalizmde de, ekonomik bağımlılık...” Genelde emperyalizm, sömürgeciliğin kalıp değiştirmiş halidir. “Mali sermaye-para-egemenliği” de bir çeşit emperyalizmdir. Kısaca emperyalizm, “bir devletin veya ulusun başka devletler veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide-baskıda bulunmasıdır.”

Osmanlı sanayileşmedi, ama sanayileşen ülkelerin ürünlerinin satıldığı “Açık Pazar” durumuna getirildi. 1838 Balta Limanı Antlaşmasıyla İngiliz mallarından %4 vergi alınırken, halkın ürettiklerinden %12 vergi alınmaya başlamasıyla yaklaşık üç yüz bin tezgah üretim dışı kaldı, bu antlaşmadan sonra Osmanlı dışa bağımlı yaşamaya başladı. Akıl, bilim, teknoloji ve sanayi anlaşılmadan yazılan Tanzimat Fermanı bile Osmanlı’yı kurtaramadı.

Savaşlardaki yenilgilerden ötürü “talan, yağma, ganimet” alamadığı için Sarayın ve ordunun ihtiyaçları karşılanamadı, yapılan borçlar üretime değil saraylara, köşklere, kasırlara ve debdebeye harcandı. Sefere çıkacak orduya ve donanmaya çok büyük borçlarla çok büyük paralar gitti. Zamanı gelince borçlar ödenemeyince “kimi banker ve tefecilerden yüksek faizle paralar alındı, çıkarılan ikrazlar borçları karşılamaya yetmedi, borç üstüne borç geldi.” Çıkış yolu bulamayan ve zamanında borçlarını ödemeyen Osmanlı, kapitülasyonlara sahip ve alacaklı ülkeler tarafından kurulan “Düyun-i Umumiye” örgütüne tüm gelir kaynaklarını-vergilerini-yeraltı-yerüstü ürünlerini-tütün-pamuk-tekeli-madenleri bırakarak büyük ölçüde egemenlik haklarından vazgeçti; yarı sömürge bir devlet durumuna geldi.

Osmanlı Tırablus ve Bingazi’de İtalyanlara yenilmekle kalmadı; Ege’deki on iki adayı da verdi. Arnavutluk isyanına boyun eğdi. 93 Harbinde(1877-1878 Rus Savaşı)yaşadığı yenilgiden daha ağırını, tam bir bozgun ve hezimet olarak arkasına bakmadan, savaşmadan çekilerek Balkan Savaşında yaşadı. Okullu Subaylar ve Alaylı Subaylar ayrımcılığı-siyaset orduyu bitirdi. Daha toparlanmaya fırsat bulamadan, “askerler henüz ordu olamadan”, disiplini, eğitimi, silahı, mühimmatı, kılık kıyafeti ve iaşesi temin edilmeden, Almanların I. Dünya Savaşındaki kötü gidişi gidermek ve Rusları durdurmak için Türklerin savaşa girmelerini, güneyden Ruslara bir cephe açmalarını istemesi, kimi yöneticilerin diğerlerine haber vermeden savaşı kabul etmeleri felaketin başlangıcı oldu. Almanlar Türklere yardım edecek, Türkler kaybettikleri toprakları yeniden kazanacaktı(!) Boğazlar kapatılacak, Rusya’ya silah ve yiyecek yardımı götürecek İngiliz ve Fıransız gemilerine izin verilmeyecekti. Türkler Almanlarla birlikte kaybedilen yerleri geri alma hayaliyle hiçbir hesap kitap yapmadan Müttefiklerin donanmasından kaçan Goeben-Yavuz ve Breslau-Midilli adındaki savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı’ndan içeri geçmelerini sağladılar. “Bu iki gemiyi satın aldık” dediler(!) ve gemilere Osmanlı bayrağı çektiler, askerlerine Osmanlı kıyafeti giydirdiler.

Osmanlı Mısır’da, Kanal’da, Sina Çölünde, Suriye’de, Kafkasya’da girdiği tüm cephelerde yenildi ve geri çekildi. I. Kut-ül Amare ve Çanakkale savaşlarında yarattığı destansı mücadele savaşın sonucunu değiştirmedi. Birbirini yiyen emperyalist güçler dünyayı bölüşürken kana bulamaktan da çekinmediler. Milyonlarca insanı öldürdü, milyonlarcasını sakat bıraktılar. Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla İstanbul işgal edildi, Anadolu paylaşıldı. İstanbul hükümeti ve devlet, işgal komiserliğinin katibi gibi çalıştı. Devlet olma iradesini ve egemenliğini yitirdi. Fetihten işgale kadar Türk’ün başkenti ve kalbi olan İstanbul’a, işgalle hançer saplandı.(SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…