İstanbul’a gittiğimde, mutlaka Üsküdar’a inerim. Kız Kulesi’nin karşısına oturur, Boğaz’ı, Marmara’yı, Sarayburnu’nu, limanını, gelip geçen yabancı bandıralı dev gemileri, yolcu gemilerini ve motorları, silüeti minareler ve kubbeler olan Avrupa yakası İstanbul’unu, sarayları seyrederim. Tarihi solurum, dünle bugünü, geleceği yoğruştururum. Sonra Eminönü’ne, Sirkeci’ye, Cağaloğlu’na çıkarım.

Tarihle, surlarla, camilerle, eski evlerle, çeşmelerle birlikte olmak, müzeleri gezmek ayrı boyutlara taşır beni. Yüzlerce, binlerce yılla bütünleşir kaynaşırım.

 

Okurum, araştırırım, öğrenirim, bir gittiğim yere birkaç kez daha giderim; bir gezdiğim yeri birkaç kez daha gezerim. Her gidişimde mutlaka yeni bir şeyler görür, öğrenir, kendimi daha zengin ve mutlu duyumsarım. Dikilitaş, her zaman sonsuza alıp götürmüştür beni. Ayasofya, Sultanahmet Camisi, III. Ahmet Çeşmesi, Yerebatan Sarayı (su sarnıcı), Süleymaniye Camisi, Beyazıt Kulesi hiç eksiltmeden hayranlığımı sürdürmüşlerdir. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı tüm görkemi, tüm gücü, eğlenceli haremi, yaşamı, zindanları, sultan odaları, halıları, avizeleri, süsleri, cariyeleri ve güzellikleriyle altı yüz yirmi yılın kazanılan ve yitirilen savaşlarının öyküsünü anlatır.

 Eminönü’ne gittiğinizde Sirkeci’ye, Cağaloğlu’na, Sultanahmet’e yürüyüp çıkamazdınız; kum gibi turist kaynardı. İncik boncuk, turistik eşya, halı, kilim, seccade satan dükkan ve mağazalarda sığış olmazdı. Kapalıçarşı’da gezip dolaşamazdınız. Yeme içme yerleri, büfeler, kahvehaneler, lokantalar dolup taşardı. Mısır, simit satıcıları, balon, oyuncak, pamuk şekeri, güvercinlere yem satanlar ve “kestaneyi kebap” diye pazarlayanlar meydanlara ayrı bir renk katarlardı. Her yerde bir canlılık, her yerde bir sevinç sezerdiniz. Her meydan, her alan, her tarihi özellik taşıyan sokak ve binaların çevresi o denli kalabalık olurdu ki, iğne atsanız yere düşmezdi.

Hedefim Sultanahmet Meydanı, yürüyorum: Tıramvay gelip geçiyor, tek tük otomobil… Sokaklar tenha, çoğu dükkan kepenk kapatmış, lokantalar, büfeler sinek avlıyor. Sokak satıcılarından hiçbiri gözüme ilişmiyor. Gördüğüm için “işler nasıl” diye soramıyorum, girişte müşteri bekleyen dükkan sahibine. “Turist yok sokaklarda” diyorum. Anlıyor ve “siftah yapmadan dükkan kapatıyoruz” diye sitem dolu bir sesle serzenişte bulunuyor.

2014’te ülkemizi 41.4 milyon turist ziyaret etti, 34,3 milyar dolar bırakıp gitti. Rus uçağının düşürülmesi, İsrail’le, Almanya, Hollanda, Fıransa ile ilgili hırsa dayalı yanlış politikalar sonucu “ambargo” uygulayan ülkelerle birlikte turizm, kimi ülkelerin aldıkları “Türkiye’ye turist göndermeme” kararından sonra felç olmuşa benziyor. Bir Araplar kaldı ki, onlar da Türk turizmini kurtarmaya yeter mi? Tüik başta olmak üzere Turizm Acenteler Birliği istatistikleri bu yılın ilk çeyreğine göre %41 lik bir azalmadan söz ediyorlar. Oysa Eminönü-Sultanahmet hattında hiç turist yok, %59 turist gözüme ilişmiyor. Salt Ayasofya’da Uzakdoğulu küçük bir guruba rastladım. Araplar bile meydanlarda görünmüyordu. Amerikalılar, Ruslar, İsrailliler, Almanlar, Japonlar, Çinliler, İngilizler başı çekerdi. Dükkan sahibi, “henüz turizm sezonunu açamadık” diyor.

Oteller ne durumda bilmiyorum. Ama geçen yıl kapısına kilit vuran, çalışanlarını serbest bırakan, otelini satışa çıkaran otel sahipleri vardı. Kalanlar da reklamlarını “yerli turiste” yöneltmişlerdi.

Üsküdar sahillerinden karşıya bakarken Marmara, Sarayburnu, Haliç, Karaköy, Beşiktaş görüş alanınızı doldurur. İstanbul Limanı’nda rıhtıma bağlanmış devasa turist gemilerini görürdünüz. Arkalarında da küçük gemilerin yanı sıra birkaç da büyük yat ilişirdi gözünüze.

Binlerce turist iner, gezerdi İstanbul’u. Her yan cıvıl cıvıl olurdu. Onlarca katlı olanlarından ve diğer küçüklerinden de bir tane turist gemisi görmedim İstanbul’da.

Yanlış politikaların ceremesi (başkası tarafından yapılan veya kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme) neden halka çektiriliyor? Turizm sektöründe çalışan on binlerin işsizliği, çoluğu, çocuğu hiçbir güvenceye dayanmadan açlığa mahkum ediliyor. Ve turistleri ağırlayan on binlerce esnaf, Suriyeli sığınmacılar kadar bir anlam taşımıyor mu?

Salt Araplar Türk turizminin kurtarmaya yetecek mi?

Tarihi mekanlar ve İstanbul “ıssızdı.”

Barış ve esenlik dileklerimle…

NOT: 15 Mayıs izlenimleridir bu yazdıklarım.