Yakın tarihlerde Ereğli Gülce Sanat Kültür Topluluğu’ndan Ayşe Eren,    SUSTUM adıyla bir şiir kitabı yayımladı. Kitap, 2.Mart.2020 günü güzel bir tanıtım ve imza etkinliğiyle okuyucularla buluştu. Ayşe Eren, Kdz. Ereğli doğumlu, çalışma hayatına 1985 yılında Şirin Ereğli gazetesinde başlamış. 1987’de Zonguldak PTT Müdürlüğüne geçmiş, oradan 2005’de Ereğli Telekom Müdürlüğüne atanmış ve 2009 yılında emekli olmuş. Ereğli’de yaşamını sürdürüyor. Özgeçmişindeki şu bölüm ilgimi çekti: “Gençlik yıllarından beri yazmış olduğu şiirleri yerel gazetelerde yayımlandı”. Kitabın  bir özelliği de Ayşe Eren’in çektiği Ereğli görüntülerinin de “fotoğraf” olarak kitapta yer almış olması. Ayşe Eren bunları “şiir ve fotoğrafın birleşmesi” olarak değerlendirmiş.

Kitabın arka kapağında: “Ben bir sevdadan geldim dünyaya ve sevgi ile yoğruldum. Denize balığa sandallara aşık yaşadım hep. Maviyi çok ama çok sevdim. Yeşile hayranlıkla, sarıya umutla baktım. Ne yaşadıysam sevgiyle, aşkla yaşadım” diyor Ayşe Eren. Bu anlatım, Ayşe Eren’in hayata, doğaya, insan ilişkilerine hangi pencereden baktığını da anlatıyor okuyucuya.   İnsanları, doğayı, yaşamında yer alan güzellikleri sevdiğini anlıyorsunuz.

Bir çiçekte bahar olmak” derken, içinin bahar coşkusuyla dolu olduğu kadar, çiçeklerle, kuşlarla, böceklerle paylaştığını görüyorsunuz yaşamı; “çayın deminde hasreti boğmak” derken de sevgi duyulanlara, özlenenlere dönüyor yüzünü Ayşe Eren. Şiirlerinde kullandığı sözcüklere baktığınızda da “Ne yaşadıysam sevgiyle, aşkla yaşadım” diyen kadın duyarlılığını görebiliyorsunuz. Ayşe Eren “SUSTUM” derken, yaşam mı onu susturmuş? Yaşam içindeki güçlükler, sevgiyi, aşkı örseleyen davranışlar mı onu susturmuş? Yaşadıkları karşısında kendi içine çekilmelerini mi “susmak” olarak tanımlamış? Bu soruların yanıtları şiirlerinin dizelerinde gizli  sanırım.

Örnek olarak anlatılır; Ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kızkardeşinin oğlu ortaokulda okumaktadır. Türkçe öğretmeni “Bir şairin şiirini açıklama” konulu bir ödev verir. Çocuk da annesine durumu anlatır. Dağlarca bu tür işleri hiç mi hiç sevmemektedir. Ama kızkardeşinin ısrarları karşısında bir akşam onlara gider, bir şiirinin açıklamasını yapar, çocuk da ödevine aynen yazar. Yarın ki gün okulda öğretmen “Kim ödevini okumak ister?” deyince çocuk parmak kaldırır ve ödevini okur, yüksek bir not beklemektedir. Şiirin açıklaması da bitince öğretmen yüksek sesle “Bu şiir böyle mi açıklanır” diye kükrer ve kendince başka bir açıklama yapar. Yani öğretmen bilmeden, Dağlarca gibi bir büyük ustanın kendi yazdığı şiirine yaptığı açıklamasını beğenmemiş, aynı şiire kendince başka bir yorum getirmiştir.

Çoğu zaman şiir, şairle okuyucu arasındadır. Diyelim ki bir şiiri on kişi okur, hepsi de ayrı tatlar alabilir, almayan da olabilir. Bir kompozisyonu birbirinden habersiz on-onbeş edebiyat öğretmenine okutmuşlar, 2’den 7’ye kadar farklı notlar verilmiş. O nedenle şiir konusunda fazla söz etmek istemem. Ayşe Eren’i yazdıklarını yayımlama yürekliliği gösterdiği için içtenlikle kutlarım. Ereğli kültür-sanat yaşamının, özellikle Gülce Topluluğu’nun bir neferiyken şimdi objelerinden biri oldu. Yolu açık olsun, okuru bol olsun.

*****

ŞİİR SAATİ

Fener Lisesi’nde öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Elime geçen notlardaki tarih: 1973. Okuttuğum sınıflarda kendi bildiğimce bir uygulamağa başlamıştım. Kompozisyon derslerinin son 15 dakikasını “Şiir Saati” adıyla “şiir okumağa” ayırmıştım. Öğrenci tahta önünde  okuyacağı şiirin şairini tanıtma için kısa bir konuşma yapacak, ilgi duyduğu bir şiirini  (iki-üç  de olabiliyordu) okuyacak, jest ve mimiklerle şiiri dinleyicilere yaşatmağa çalışacaktı.  Kuşkusuz bu etkinlikten öğrenciye kalanlar da olacaktı.

  Çocukların pek özenmediklerini görünce, her öğrencinin en az bir şiir okuması   gerektiğini belirterek puvanlama yoluna baş vurmuştuk. Puvanlamanın bir maddesine “Genel görünüm” adıyla bir madde daha eklemiştik. Önceleri özensiz okumağa gelen erkekler ve kızlar daha özenli ve düzenli  gelmeğe başladılar. Üç kişilik  “Puvanlama Ekibi” oluşturmuştuk. Şiir okunuyor, derse katılan her öğrenci 100 üzerinden verdiği puvanı küçük bir kağıda yazıyor. Puvanlar toplanıyor, derste bulunan öğrenci sayısına bölünüyordu. Böylece öğrencinin aldığı “okuma puvanı” ortaya çıkıyordu.

Birkaç örnek verelim, 6/ED: Nilgün Çağalı:79.7, Nejat Akı:76.1, Şermin Uslu:78.3, Levent Biltekin:76.6, Ercan Ceylan:80.2, Fahriye Bozbaş: 89.9, Haşmet Karahasan: 86.8, Fethi Özger: 91.9, Neşat Demiray:95.4. 6/FEN: Ali Karslı: 67.8, Fatma Arslanoğlu:75.6, İsmail Karayel:65.1, Selma Muslu:82.5, Reha Samur:62.3.

 5/ED: Mehmet Köse:60.6, Alev Meriç:73.4, Tamer Pala: 78.4, Hüseyin Çebi: 75.7, Zühtü Çıtıroğlu:82.8, Serdar Dinçer: 83.5, Nazan Erkul: 71.8, Erkin Şenbahçe:70.3, Zeliha Günaydın: 88.2, Cevriye Karslı: 92.4, Hasan Sarıcı: 96.5. 5/ FEN: Ulviye Öztürk:77.8, Mehmet Gündüz: 69.1, Ali Aytaş:81.0, Meral Yavuzdoğan:81.3, Talat Baştaş:87.1, Miraç Safran:83.1, Yıldıray Kuşçu:80.4. Elimdeki notlarda şair adı ve şiiri, toplam puvanı, ortalaması da belirtilmişti.

Tesadüfen bir dosya içinde notlarını bulduğum bu “Şiir Saati”  için öğrencilere istedikleri şairden şiir okuyabilecekleri söylenmişti. Elimdeki notlara bakınca öğrenciler; Yahya Kemal Beyatlı, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Haşim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ümit Yaşar Oğuzcan, Kemalettin Kamu, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Cahit Külebi, Bekir Sıtkı Erdoğan, Sezai Karakoç, Ahmet Kutsi Tecer, Yunus Emre, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Karacaoğlan, Aşık Veysel gibi şairlerden şiirler okumuşlar.

*****

ACEMİ ŞİİRLER

Geçenlerde küçük bir defter bulmuştum. İçinde 1955-56’lı yıllardan başlayarak yazdığım bazı şiirlerim vardı. Bunlar farihsel savaşlar, kahramanlık, zaferler; Kalyoncular, İstanbulun fethi, Kıbrıs olayları, Çaycuma görüntüleri, öğrenci halleri, sonra arkadaşlara akrostişler, vbgibi  yazılan dizelerdi. Konu olarak tarihsel bilgilere dayalı, ses ahengine yaslanan acemi şiirlerdi.

Ortaokul yıllarımda, hastalığı nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalan ağabeyimin lise edebiyat ve tarih kitaplarını bazan karıştırır, okurdum. Tarih kitabındaki şanlı tarihimizin kahramanlıklarla dolu sayfaları beni etkilerdi. Halk ve divan şiiri örneklerini ilk o yıllarda tanımıştım. Yine aklımda kalan çeşitli romanlardan bölümler ile Orhan Veli şiirlerini de pek beğenirdim.

*****

KAYBOLAN ŞİİRLER

Ortaokul son sınıfta, yaşımız 14-15 civarı. Kızların ilgimizi çekmeğe başladığı yıllar. Onlar için, herkesten gizlediğim duygularımı, kimseye göstermediğim dizelere dökmeğe başlamıştım. Ama yazdıklarımı eve götürmeğe de korkuyordum. Ya annemin eline geçerse? Yiyeceğimiz sopanın hesabı yok. Niye? “Sen ders çalışmak yerine bunlara mı kafa yoruyorsun ha!”. Bu yüzden küçük kağıtlara yazdığım şiirleri akşamları eve gelirken, evden kırk-elli metre uzaklıktaki samanlığın taşları arasına saklamak zorunda kaldığım da olurdu.

Yazdıklarım günden güne artıyordu. Bir gün oturdum bir dosya kağıdına en tepesinden başlayarak küçük yazılarla elimdeki şiirleri yazdım. Kağıdın arka sayfasını da aynı şekilde doldurdum. Otuz kadar şiir sığdırmıştım. Kağıdı dürdüm, büktüm, teyze oğluna saklaması için verdim. Sağlam bir yerinde saklamasını istedim. En sonunda yazdıklarımı garantiye almıştım!.

Aradan iki üç hafta geçmişti. Teyze oğlundan ekleme yapmak için yazdığım şiirleri istedim. Ceketinin, pantalonunun ceplerini karıştırdı. Benim şiirler yoktu. “Hele bir daha bak bakalım, bir köşeye sıkışmıştır”.dedim. Bir daha sıkıca arandı, yine yoktu. Nasıl üzülmüştüm, öfkelenmiştim anlatamam. Nerdeyse kavga bile edecektik. Ama şiirleri bulamamıştık. Bunlar ilk yazdığım dizelerdi ve kopyası da yoktu. Evet, çocukluk duygularımı, aşklarımı dile getirdiğim ilk şiirlerim kaybolmuştu.