Egemenlik verilmez alınır. Hak edenler canları pahasına, zorla, savaşarak, kan dökerek varlıklarına sahip olurlar. Egemenlik tüm kutsalların üstünde, ama tüm kutsalları yaşatan bir kavramdır. Zırt pırt konularda ortaya atılıp tartışmaya açılacak bir “tema” değildir. Siyasiler “egemenliği” ağızlarına alıp tartışıyor, tartışmaya açıyorlarsa, ya varlık nedenlerini bilmiyorlar, ya cahiller, ya da çok büyük bir gafletin içindedirler. “Hain demeye dilim varmıyor.

Egemenliği tartışır duruma getirmek, “beka sorununu” ikide bir “ağza almak”, Türk milletinin varlığını gündeme getirmek demektir. Türk toplumunun “kayıtsız şartsız” sahip olduğu “hakları” tartışmaya açmak demektir. Egemenliği ve “bekayı” tartışmak bir düşünce, bir eleştiri, bir özgürlük değil, doğrudan doğruya yaşanılanları-Yunanların işgal ettiği 18 adayı görmezlikten gelerek örtbas etmek, çözümsüz, aciz kalışlarını resmetmektir. “Bekayı” terör ile ilişkilendirmek kör gözlü olmak, burnunun ucunu görmemek, Türk milletini bilmemek, tanımamaktır.

“Egemenlik Allah’ındır” demek, “egemenliği milletin elinden almak ve Allah adına kullanmak demektir. Allah adına her türlü kişisel ihtiras, kapris ve arzuları dayatmaktır.” Bugün İslam ülkelerinin “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmayışları” bundandır. Allah adına “monarşik-totaliter yönetimleri vardır. Kırallarını eleştirmek, “Allah’ı eleştirmekle eş tutuluyor.” Ve her şey milletlerinden gizleniyor, saklanıyor, gerçekler açıklanmıyor.

Türk milleti, Lozan’la Cumhuriyeti kurdu. Egemenliğini tüm dünyaya dikte ettirdi. Cumhuriyetle birlikte Türk milletinin ne egemenlik sorunu kaldı, ne de beka sorunu… Eğer tartışmaya açıyorlarsa, açanların mutlaka karınlarının ağrıdığı yerler vardır(!)(?)

İslamiyet sevgi, barış, esenlik ve hoşgörü dinidir. Yinelenen ayetlerde “bütün inananların kardeş” olduğudur. Sık sık “cihat” sözcüğünü gündeme getirmek, kaşımak, “insanın nefsiyle mücadelesini” bir kenara atarak salt savaşı, fetihleri çağrıştırarak gündem yaratmak, “asmak, kesmek, kan dökmek, kelle uçurmak” imgelerini “kılıç” üzerinde birleştirmek, İslam için “savaş dinidir, terör dinidir” diyerek İslam’a-Fobi yaratanları haklı çıkarmaktan öteye geçmez.

Ayasofya Türklerin binasıdır. Egemenliği tartışılır duruma getirilemez. Birilerine söz söylemek hakkı, fırsatı tanınamaz. Ayasofya’yı tartışmaya açan, bu fırsatı yabancılara tanıyan Türkiye’yi de tartışmaya açar. Ne Türkiye, ne de Ayasofya egemenlik yönünden konu bile edilemez. Bu tartışmaları, Türk milletinin egemenliğinden kuşkusu olanlar ancak yaparlar.

Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılıp camiye dönüştürülmesinde kullanılan “hutbe” dili, bırakınız “lanet” yağdırmayı, bırakınız “fetret devri” demeyi, her şeyden önce İslamiyet’e yakışmayan, “sevgiyle, hoşgörüyle, barışla, kardeşlikle, esenlikle” bağdaşmayan bir dildir. Diyanet gibi bir makamı temsil eden insana asla yakışmaz. Söyleniyor ve kullanılıyorsa, o insan o makamı yüceltmez, küçültür.

“Lanet” kime okundu? Vakfa rağmen, Ayasofya’yı müzeye çevirenlere. “Ben Atatürk’ü kastetmedim” açıklaması, Yunan’ı mı, Bulgar’ımı, Rus’u, İngiliz’i mi kastettin sorusunu getirir. Öyleyse “özne kimdi?” Müze olması kararının altındaki imza Atatürk’e ait. Varlık sebebini unutanlara ne denir bilmiyorum. Atatürk olmasaydı, Cumhuriyet kurulmasaydı o koltukta oturur ve “kahve ağzıyla” “lanetler” yağdırmaz, 84 yıla “fetret devri” demez, İslamiyet’i, “siyaset uğruna” aşağılamazdın. O dil, birliğe, sevgiye, barışa, kardeşliğe yakışmayan bir dildir. Ama ne hikmetse 13 Kasım 1918 ve 2 Ekim 1923 tarihleri arasındaki beş yıllık işgal, İstanbul’un-Ayasofya’nın işgali hiç gündeme gelmez, getirilmez; ama kurtaranlara lanetler yağdırılır. Önce insan olun ve o beş yılın hesabını sorun.

Hele beldeki o kılıç da neydi öyle, müsameredeki çocuklar gibi? Törenle “padişah mı oldun, yoksa halife mi?” Oysa kılıç “kandır, gözyaşıdır, savaştır, fütuhattır, sömürüdür, güçtür,

kuvvettir, yetkin olmaktır.” Kından çekilen kılıçlar “akının, seferin, savaşın” ilk işaretidir. Kılıçla talanlar, yağmalar yapılır, ganimetler alınır.

“Barışın, esenliğin, sevginin dini” İslam’ın temsilcileri(?) “kılıca hangi anlamı verirlerse versinler, gören göz kılavuz istemez; İslam’a-Fobisi olanları haklı çıkarır. Savaş çığırtkanlığı ile “yurtta barış, cihanda barış” ilkesi de yok olmaz.

Türkiye’ye, Cumhuriyet’e, İslamiyet’e, kardeşliğe yakışmayan bir hutbeydi, bir dildi. Çok yazık.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…