Avrupa’da göç, sanayi devriminden sonra kırsaldan kentlere, fabrikalara doğru akmaya başladı. Her fabrika çalışanlarıyla birlikte yeni kentler oluşturdu. Fabrikaların çevreleri yerleşim alanlarına dönüştürülerek uydu kentler kuruldu. Sokaklar, caddeler, altyapı, insanın yaşayacağı biçimde vücut buldu. Siyasi çıkarlara dayalı yalan yanlış bilgilerle ne halkları aldatıldı, kandırıldı ne de insanların beyinleriyle sokakları, caddeleri kirletildi. İnsana, insan onuruna yaraşır yasalar, özgürlükler geliştirildi, düzenler kuruldu.

Türkiye de sanayileşmeden, fabrikalar kurulmadan, işyerleri açılmadan, yalan yanlış bilgilerle, “İstanbul’un taşı toprağı altın” dendi; bağından, bahçesinden, toprağından koparıldı; evinden barkından edildi. İnsanlar “tasını tarağını toplayıp” yollara döküldü. Türk filmlerinde en tipik sahneydi: “Omuzunda şiltesi, elinde tahta bavulu, kafasında sekiz köşeli şapkası, şaşkın mı şaşkın, bön mü bön bakışlarla son derece yoğun bir tırafiğe, gökdelenlere baktı; karşıdan karşıya geçen insan seline bir anlam veremedi.”

Kentler, köyden gelen insanları karşılamaya hazır değildi, daha doğrusu yöneticiler ve politikacılar rahatlarını bozarak hiçbir hazırlık yapmadılar. Başta İstanbul olmak üzere, Ankara, İzmir, Adana, Erzurum ve diğerleri köyden gelen insanlarla doldu taştı. Bu işsiz, aç ve kalifiye olmayan yoksul insanlar ordusu, yaptıkları derme çatma “gecekondularla” koskocaman kentleri kuşattılar. Kısa bir sürede kentler yaşayış ve düşünüş biçimiyle kırsaldan gelenlerce teslim alındılar. Adına “varoş kültürü” denen cehalet, politikacılarca pompalanarak, insanlar eğitilip, yetiştirilmedi, sorunlarını çözecekleri bir niteliğe kavuşturulmadılar. Camilerin, Kur’an kurslarının, tarikatların ve cemaatlerin etrafında kümelenerek “kıronikleşen sorunların” altında ezildiler. Onlar için “arabesk” çıkış yolu olmadı.

Sanayileşemeyen ve tarımı doğru dürüst yapamayan bu toplumun kentleri altyapısı, üstyapısı tamamlanamadan yaklaşık üççeyrek yüzyıldan buyana aynı sorunların içinde debelenip durmaktadır. Aklın, bilimin ve bilginin gereğini yerine getirmeden, yanlışlar ve çıkar ilişkilerine dayalı yalanlar geçerli olduğu sürece de bu sorunlar üççeyrek yüzyıl dahi geçse yine de çözülmeyecektir.

Seçimler ülke, tolum ve kent çıkarları gözetilerek değil, varoş ve kırsal kesim insanını aldatarak, kandırarak, yalan konuşarak, bilgi kirliliği ile uyutularak yapıldı. Her seçimde “nizamnameye uymayan” on binlerce kaçak yapı(?) “oy için” meskene dönüştürüldü. Hazine arazileri üzerinde, gecekondularda yaşayan milyonlarca insanın sağlık, eğitim, altyapı sorunları çözülmeden suyu, elektiriği bağlandı, tapuları verildi. Türkiye bu arabesk kültürün oyları ve kafasıyla düzenlendi ve düzenlenmekte...

Her seçimde “imar affı” çıkarılarak, yanlışlar doğru gibi yapıldı, yapılıyor.

Akla, bilgiye, bilime değer vermeyen kafalarla rejim her seçimde biraz daha değer yitiriyor, özgürlükler, hukuk, adalet biraz daha daralıyor, “bilmeyenlerle bilenlerin önü kesiliyor”, liyakat tavana asılıyor. O kadar ki, kimileri Endülüjans satan Ortaçağ papazları gibi “cennet belgesi” dağıtıyorlar.

Oy nelere kadir ki, doğruluk, dürüstlük, iyilik, güzellik, güven, sevgi gibi kavramlar yerini “dindar ve kindar nesillere” bırakarak, kin, nefret, düşmanlık, suçlama, aşağılama ve ötekileştirme sıradanlaştırılıyor. Sanki iktidarda başkalarıymış gibi zeytinlerin kesilmesinden, ormanların yakılmasından, masmavi koyların yok edilmesinden utanmadan, sıkılmadan söz edebiliyorlar… Ülkeyi korumak için “terörizmle” mücadele ediliyor, ama müteahhitlerin hırsızlıkları, ihaleye fesat karıştırmaları görmezden geliniyor… Ve göç hiç durmuyor…

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…