inankalyoncu061 @ hotmail.com

Güne bir horozun sesiyle uyandım.

Günün ilk ışıkları evin çatısındaki çivi deliklerinden içeriye doğru süzülüyordu. 

Uyandığımda yol yorgunluğundan bir şey kalmamıştı üzerimde.

Odanın penceresine doğru yöneldim ve çift kapaklı tahta pencerenin afalını sağa doğru çevirerek kapakları iki yöne açtım…

Doğa alabildiğine yeşil ve çiy damlaları yapraklardan damlıyordu.

Her şey o kadar doğal ve saf ki yıllar önce bıraktığım gibiydi.

Her şey eskisi gibi, ama yerler ve bedenler değişmişti. O dönemin çocukları delikanlı, delikanlılar orta yaşlı, orta yaşlılar yaşlanmış, dedeler, neneler ise ahirete göç etmişlerdi. 

Ben de o dönemin çocuklarından, dedesi ve nenesi ahirete göç edenlerden biriyim…

Yayla evindeki odanın penceresinden dışarıyı izlerken geçmişe nasıl da özlem duydum!...

Eski günlerimi, yaylarda çobanlık yaptığım çocukluğumu özledim.
İneklerin ardından yürüdüğüm yolları, dereleri, ırmakları, soğuk sular akan çeşmelerini özledim…
Kuş seslerini, kara kargaların “gag” deyişini, guguk kuşlarının bağırışlarını özledim.
Akkese Yaylası’ndaki bakkal Çaddum’un, sattığı sarı kurabiyeleri, nenemin, sabah kahvaltısında kavurduğu minziyi ve tereyağına kırdığı yumurtaları özledim…

Hayvanları ahırdan çıkarışını,
“Uşağım, git bunları otlat.” deyişini özledim.
Nenem yer pilekisinde ekmeğini yapar, ineklerle eve dönüşümü beklerdi.
Ocaktan çıkarttığı sıcacık ekmeği tereyağı ile ezerek bir sahan sumuru önüme koyuşunu özledim.
Bir de bu yaylalara göç edişimiz var…

Nenemin iki ayağı bir pabuca girerdi.

Hazırlıklar bir kaç gün sürerdi…
Bir yandan hazırlıklar bir yandan dedemin talimat verişini özledim.
Yükler bağlanıp göç vakit geldiğinde sabah ezanına yakın ineklerin çıngırakları takılırdı…

İnekler, sanki göç edeceğimizi anlardı, yerinde duramaz tepinirlerdi, sabah ezanı okununca besmele ile çıkardık yola…

Bizim görevimiz inekleri sürmekti…
Nenem sırtında sepeti ile göçün önünde giderdi.

Yaylaya varmak için yolumuz uzundu. Gittikçe, yolda bir iki göç daha katılırdı bize.

İlk durağımız Palehor’daki suyun başı olurdu.
Yol boyunca acıkıp yorgun düşünce, çökerdik buz gibi akan suyun başına.

Sofralar kurulur, herkes sepetinden çıkardığı birkaç parça azığını koyardı yer sofrasına…
Taze yoğurta doğranan mısır ekmeğine, çoluk çocuk kaşık salışımızı özledim.

Yemekler yenilip inekler dinlendikten sonra, yaylaya gitme zamanı gelirdi.

Dikenli Tepe’den yukarı Gürgenlik yokuşlarını çıktık mı, obaya yaklaşırdık.
Gürgenliğe doğru çıkarken, yaylacılar sevdikleri dağlara kavuşmanın sevincinden manevra ederdi devletten gizli taşıdıkları silahlarını.
Nenem durmadan bağırır, “Nazarayı çevir, Sarıkızı al yukarı, yuvarlanacak.” diye emir verirdi.

Gün, ikindiye varmadan yayla evindeydik artık…

Besmele ile açılırdı evin kapısı, nenem vurcikteden iner, ağırın kapısını açardı içeriden… 

İnekler ahıra bağlanıp önlerine suları ve yiyecekleri konduktan sonra tatlı bir telaş başlardı evde…
Güneşiyle, yağmuruyla, dumanıyla, çisesiyle dört ay sürecek olan yayla macerası başlardı…
İşte ben bunları özledim,
Selam olsun o günlere!...

Selam olsun aramızdan ayrılan yaylacılara, yaylaların dağlarına, tepelerine…