“Halk” deyip “halk” işitenler, “milli iraden” başka bir şey demeyenler, halka ve milli iradeye yabancı olup tepeden bakanlar “aristokrat” bir düşüncenin simgelendiği yerdedirler. Tıpkı “sürünün açık havada”, çobanın “keçe çadırda” yatması, barınması, konaklaması gibi.

İstanbul’daki saraylar (Topkapı, Dolmabahçe, Yıldız), yüzyıllardır, halkın gözünden uzakta, yaptıklarının görülmeyeceği, seslerinin duyulmayacağı metrelerce yükseklikte, yer yer metrenin, yer yer de iki metrenin üzerinde kalınlıklarla çevrelenen duvarlar ve surların oluşturduğu bahçelerin içerisindedirler. Oralarda yaşayanlar halkın sesini duymadıkları gibi, halk da onların sesini, zevkini, müziğini duymaz, yaşayışını bilmezdi. Divan-ı Hümayuna bile hep kafesin arkasından bakarlardı. Milli irade yok “kendi “iradeleri” vardı sadece.

Bugün Ankara’daki Saray da binlerce kişiden oluşan “özel” polis ordusu ve elektıronik detaylarla korunarak halkın dışında ve çok uzağında kalmıştır. Zaman zaman “muhtarlar ve şehit yakınları” Saraya toplanılmakta, onlara nutuklar çekilmekte ve “burada oturduğuma, bu şatafata, debdebeye aldırmayın, ben de sizlerden biriyim” mesajı verilmektedir. O duvarlar yok mu, o koltuklar, o makamlar “içinde yaşattıklarını” halka yabancılaştırıyor ve “halkı raiyye, reaya” durumuna düşürüyor. Sözlük “reaya’ya raiyye” diye karşılık veriyor, raiyyeye de sürü, otlatılan hayvan sürüsü, bir çobanın güttüğü hayvanlar / Bir hükümdarın hüküm ve idaresine tabi halk, devlet görevlileri dışında kalan tüm vatandaşlar” diyor.

Oysa bu toprakların insanları, her zamankinden daha çok birliğe, dirliğe, sevgiye, saygıya, güvene, insani erdemlere ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminden geçmektedirler. Ne din faşizmine, ne mezhep ve etnik ayrımcılığa, ne de yeni yeni düşmanlar edinmeye uygun bir iklimde değiller. Hele bir takım toplumsal olayları bahane ederek kin kusmak, nefret tohumlarını ekmek, hele hele de IŞİD’ in “Allahuakbar” diyerek kafa kestiği bir zamanda, uzun namlulu silahla tarayarak otuz dokuz insanın ölümüne neden olduğu bir sıkışık zamanda “cihattan söz etmek”, “ayağınızı denk alın” demek birliği-beraberliği sağlamaz. Yıllardan beri emperyalistlerle işbirliği sonucu varılan noktada Türkiye Kandil dururken Suriye’ye girdi. Kandil’e gitmek ne denli büyük bir haklılık taşıyor idiyse, Suriye’ye girmek de o denli büyük bir haksızlık taşıyordu. Kuzey Irak’taki “kırmızıçizgi” aşıldıktan sonra sözün ve itibarın anlamı kalmadı. Çünkü “emperyalizmin oyunu Suriye’ye girmek ve Türkiye’yi Iraklaştırmak, Suriyeleştirmekti.”  Türkiye’yi içinde patlayan bombalarla, kamyonetlerle, her gün onlarca insanın öldüğü ülke durumuna ve konumuna getirdiler. Suriye yapay bir “karışıklık” pazarıydı, Türkiye’ye yem olarak kullanıldı ve Türkiye “PYD” koridoru bahanesiyle Suriye’ye girdi. “Üç saatte Suriye’ye girip, Emeviye camiinde namaz kılınacaktı. Aylar geçmesine karşın hala El-Bab’a girilemedi. Canlarımız gidiyor ve biz hala savaşa yabancıyız. Kuzey Irak’taki kırmızıçizgi yok edilirken sesi çıkmayanlar durumun korkunçluğunu görerek Suriye için kollarını sıvadı. Kilis’e “roketler düşerken” savaş kaçınılmazdı, ama şimdi gelinen noktada İncirlik’ten havalanan koalisyon güçleri ve Amerika Türkiye’yi yalnız bıraktı. Amerika’nın gözünde Türkiye PYD kadar değerli değil ve İncirlik’te hala soru işareti yok.

Yüzlerce soru sarmalındayız şu anda. Amerika PYD’ nin yanında, Türkiye NATO’da ve Rusya ile oynaşıyor. Eset, Esat olurken, dün yardım edilen IŞİD, EL-NUSRA, EL-KAİDE, İSLAMİ KARDEŞLER ve taşımacılığını yaptığımız PYD, birlikte hareket ettiğimiz ÖSO’ nun yarın ne yapacağını bilen var mı? Politika dediğimiz sanat, beceriksizce hareket edildiği için Türkiye’ye sorun yağdırıyor. Bu sarmaldan Türkiye bir an önce kurtulmalıdır. Bu kurtuluşun yolu muhtar ve şehit yakınlarıyla yapılan toplantılardan geçmiyor. Bu yol, bilim insanlarının, uzmanların, deneyimli politikacıların ve yıllarını dış ilişkilere harcamış değerli insanların görüş ve düşüncelerinden geçiyor. Sarayda onlarla birlikte çıkış yolu aranmalıdır.

Meydanlarda, televizyon kanallarında bağırılırken, gazete sayfaları “bilmem ne kadar üniversite, enstitü, AR-GE açtık”  nutuklarıyla doldurulurken, o kurum ve kuruluşlara bu ülkenin ve bu toplumun sorunları neden sorulmaz, görüş ve düşünceleri neden alınmaz? Üniversiteler, bilim insanları sorunların çözümü için neleri düşünür, hangi yolları ve yöntemleri önerirler, onlara neden başvurulmaz? Bilgi ve yöntem yanlışları giderilmelidir. Acilen bilimsel çıkış yolları bulunmalıdır.

Türkiye’nin içerisi ve dışarısı düşmanlarla kaynarken, askerle, polisle, yasayla, yargıç ve savcıyla, açılan davalarla, çöple saman birbirine karıştırılırken, gazeteciler içeri atılırken, düşünen toplum susturulurken, bu ülke, sorunlarından nasıl kurtulur, birlik nasıl sağlanır?

Türkiye’de 2015 itibariyle 113 devlet, 85 de vakıf olmak üzere 198 üniversite var;  ülke sorunlarına çözüm üretmeyeceklerse, ne işe yararlar?

Barış ve esenlik dileklerimle…