masamızda hasret geceleri şarabı

yıldızlar alçalmış bir avize

dokunacak kadar yakınlar bize

kırmızı pancar turşusu

dilim dilim tabağımızda

bu kan rengi pancar değil

sanki ayrılıklara bölünmüş

körpe yüreklerimiz orada duran

bir sandal ve kürek şapırtısı

denizde yakamozları yaran

ve bir de ikimizin sessizliği

duyabildiğimiz tek musıkî

 

belki aklımızda eski günlerden

esmer bir Çingene raks ediyor

fırfırlı eteklerini savurarak

gitarlar susuyor birden

son mumumuz da sönüyor masada

ayrılığa yol veren poyrazla

avuçlarımızda yanan hasret

yetmiyor mumu yeniden yakmaya

ve yetmiyor aramızda duran

titreten serinliği ısıtmaya

 

yıldızların aydınlığı da olmasa

kör dilenciler gibi

avuç açacaktım karanlığına

ama bulutlar gölgelemediği aydınlığı

ve hâlâ şapırdıyor kürekler

kana boyayarak yakamozları

şarabımız tükenmek üzere

artık yanaklarımızda kızıllığı

ve üşütmüyor bizi poyraz

 

sonra canımın içi ellerini

bütün beyazlıklarıyla usulca

çekip masanın örtüsünden

bir valizi tutuyorsun birden

gemiler çoktan sığınmış

liman annelerinin koynuna

yalnızca tek gözüyle uyanık

bir tren duruyor hınzırca

ıslak rayların son garında

ne el sallanacak ardından

ne ben kalkacağım yerimden

gırtlağımda şarabımızın tortusu

kanlar sızacak ellerimden

sen başını dayayıp pencereye

bakacaksın devrilen direklerin

gölgesindeki garip siluetime

 

yıldızlar sönecek bir bir

yalnız martılar görecek yokluğunu

ve sen bir tünelden çıkıp ansızın

koşacaksın yeni güneşlere doğru

tadı kalacak damağında yalnız

yıldızlı bir gecede sessizce

içtiğimiz son kırmızı şarabın