Salgından ötürü bu yıl, her iş aksadı. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dendi. Şehirlerarası seyahat altmış beş yaş üstüne, büyük risk taşıdığı için izne tabi tutuldu. Koşullar olgunlaşıp izin verilir duruma gelince doktor ve hastanelerden randevular alındı. 199 nolu telefona “hastane belgesi” sunuldu, telefonumuza “izin mesajı geldi” ve sağlık kontrolüne gittik.

Yıllardır gidip geldiğimiz, yolculuk yaptığımız bir güzergahtı Ankara yolu. Hiç bu denli tenha olmamıştı. Hele Karadeniz kıyı yolunda araçlar nehir gibi akardı asfaltın üzerinden. Şimdi çok az sayıda küçük araç, tek tük de yük taşıyan “Cahit Külebi’nin kamyonları…var.” Uzun süre hiç otobüs görmedim. Ankara yolunda gördüğüm otobüsleri saydım: Tamı tamına yedi. Oysa bu yolda onlarca firmaya ait yüzlerce otobüs, geceli-gündüzlü binlerce insanı taşır, konaklama tesislerini doldururlardı. Ekonominin canlılığı, diriliği bu yollarda gözlenirdi. Şimdi damarlarda kan hareketi yok. Otogarlarda, terminallerde yaprak kıpırdamıyor. Ne mümkündü bayrama yakın günlerde kara, deniz, hava yollarında, otobüslerde, uçaklarda, gemilerde yer bulmak, ek seferler bile ihtiyacı karşılamaya yetmezdi.

Bayramlar en büyük sosyal olaylardır, onlar bile canlılığını, diriliği, hareketliliğini yitirdi. Tüm toplum durağanlaştı. Milyonlarca insan, öğrenci, her bayramda yolları, terminalleri, otogarları doldururdu. İnsanların seyahatiyle toplum hareketlenir, canlılık kazanır, ekonomik kan damarlarda dolaşmaya başlardı. Salgın her şeye “dur” dedi.

Televizyonlar salt sokaklarda, caddelerde ve pazarlardaki hareketliliği gösteriyor. Anadolu’nun damarlarından akmayan kanı ve ana gövdeyi göstermiyor.

Salgınla ilgili etkili, yetkili, tüm devlet sorumluları barbar bağırıyorlar : “Hijyen, maske ve sosyal mesafe.” Riayet ediliyor mu? Göründük kadar Ankara sokakları bomboştu

İki özel, bir de Hacettepe olmak üzere üç hastane ve “görüntüleme merkezine” gittik. Kurallara harfiyen uyuluyor. Bir koltuğa kağıt yapıştırılarak “sağlığınız için oturmayınız” ifadesi etkili oluyor ve hiç kimse oturmuyor. Fakat Hacettepe’nin dışı o denli yoğun ve kalabalıktı ki, insanlar oğul atmış arı gibi, hiçbir kurala uymadan hastaneyi kuşatmışlardı. Ve her şey eskisi gibiydi. Hacettepe’nin içinde salgın var, dışında salgın yoktu(!).

İnsan korkuyor, kaygılanıyor, pisipisine gitmekten endişe ediyor.

Her şey eskisi gibi değildi. 150 liraya aldığımız uçak biletleri 500 lira olmuştu. Hes iznimiz alınmıştı. Çekin yaptırırken bir başka izin daha almak gerekiyormuş, alınmadan uçağa girilemiyormuş. Panikledik, “ya uçağı kaçırırsak” endişesi sardı bizi. Bankodaki memur, “199” a telefon ediniz, hemen veriliyor” demesi bile rahatlatmadı yüreğimizi. Aradık, konuştuk, T.C kimlik numaralarını verdik. “İzin ne zaman çıkar” diye sorduk. Ankara’ya geliş izni telefona ikinci gün düşmüştü. Kaygımız bundandı. Telefonun ucundaki bayan, “konuşma biter bitmez” dedi. Gerçekten de öyle oldu. Türkiye, istediğinde, kimi işleri anında başarabiliyormuş.

Koskocaman Esenboğa Havaalanı bomboştu. Özel şirketlerin gişelerinde kimseler yoktu. Bir tek THY açıktı. Büyük ışıklı panoya bakıyoruz. İlk uçak İstanbul’a. İkinci uçak Tırabzon’a, üçüncü uçak Diyarbakır’a, dördüncü uçak Şırnak’a, dağıtım yiyen askerleri götürecek. Kontrol noktalarından geçtik. Uçağa binilecek kapılara geldik. Salt Tırabzon yolcusu var, diğer kapıların koltukları bomboştu. Uçakta her şey eskisi gibiydi, sosyal mesafe yoktu. Salt hijyen ve maske vardı. Yanımdaki adam “koronadan korunmak için dua” ediyordu. Hiçbir dua sabun, dezenfektan, maske ve sosyal mesafeden daha etkili değildi.

Ekonomiyi ve Esenboğa’yı düşündüm. Havaalanında uçaklar yoktu. Eskiden biri iner, biri kalkardı, arı kovanına giren çıkan arılar gibiydi. Dünya, 1929 kırizinden daha ağır koşullardan geçiyordu…

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…