Ramazan Ayı girerken ikindi  namazından sonra  “Ramazanın geldiğinin duyurulması” için üç defa top atılırdı. Halk arasında Ramazan ayının bir bakıma temizlenme, arınma, günahların affolması, hayır etme anlamları da taşıdığına inanılır. Bütün bir ay oruç tutulur, sofralar bereketlenir, şenlenir. Evlere iftar davetleri yapılır, yoksullara yardım edilir. Çaycuma’da Topbaşı Tepesi’nde (Şimdi orada SSK Hastanesi var) iftar vaktini bildirmek üzere patlatılan dinamitin sesi tüm çevre köylerden duyulur,  çoluk-çocuk merakla beklenirdi.

Gündüzleri durgun geçen zaman, geceleri hareketlenirdi. Eskiden teravih namazından sonra evlere konukluğa gidilir, çaylar kahveler içilir- fallara bakılır, masallar anlatılır, sözlü bilmeceler çözülmeğe uğraşılırdı. Erkeklerin bir kısmı kahvelerde tavla, dama, domina, kâğıt (son yıllarda okey) oyunları oynarlar, bu işler çoğu zaman sahur vaktine kadar sürer, davul çıkınca herkes evinin yolunu tutardı.

Ramazan davulcuları eskiden çok önemliydi, davul çalışları ilgiyle dinlenir, sahur vakti pencerelerde beklenirdi. Çaycuma’da “Deli Müfit” bu işin ustasıydı, önce derin bir ah çekerdi. Yanık sesiyle ve “kaideli çalışıyla” birkaç mani söylemeden bırakılmazdı. Ramazanın on beşine doğru davulcular maniler söyleyerek bahşiş toplamaya başlar ve hemen hemen her evin önünden mani söylemeden bırakılmazlardı. Ramazan manilerine birkaç örnek:

Aaaaaah                                            Aaaaah

Şekerim var ezilecek                     Orta cami direk isder

İnce tülbentten süzülecek            Söylemeye yürek isder

Gonderveriy başişimi                     Benim garnım tokdur  emme

Çok yerim va gezilecek                   Arkadaşım börek isder

 

Aaaaaah                                          Aaaaaah

Besmeleyle çıkdım yola                Öteden beri geldim

Selam verdim sağa sola                Dovulumu vurdum deldim

A benim …….abcacuvum              A benim ……dayıcuvum

Başişimi çabuk yolla                      Başişimi almağa geldim

Ramazan Davulcusu Müfit Abi,  orta boylu, koyu kumral düz saçlı, yeşile çalar göz rengi olan, kaşı-gözü-ağzı, burnu yerinde bir adamdı. Giyimine kuşamına pek dikkat etmezdi. Hep pejmürde bir görüntü verirdi. Çarşıda; Deli Müfit, Sarhoş Müfit, Davulcu Müfit lakaplarıyla anılırdı. “Deli” değildi ama, insanlardan uzak, ”aykırı” bir yaşam sürmesi nedeniyle “Deli” diye de nitelenirdi. Oysa büyüklerine saygılı davranır, küçüklerine ise nazik bir davranış içinde olurdu. “Ayık” olduğu zamanlar pek nadir olduğu için “Sarhoş Müfit” de denilirdi. Düğünlerde -özellikle köy düğünlerinde- meytar içinde davul da çaldığı için bir lakabı da “Davulcu Müfit” olmuştu. Ramazanlarda geceleri davulu çaldığını bilir, görürdük. Müfit Abi  çok müptelası olduğu halde Ramazan boyunca ağzına içki koymazdı.  

Çocukluğumuzun Ramazan davulcusu Müfit Abi’nin evleri eski Zonguldak yolu üzerinde, geniş bir bahçe içindeydi. Burada annesi Nane Teyze ile birlikte   otururlardı. Belki annesi isterdi ama Müfit Abi hiç evlenmemişti. Sanırım evlenmeyi hiç düşünmemişti. “Birlikte oturuyordu” demek pek doğru olmayabilirdi. Çünkü Müfit Abi’nin kafayı bulduğu zaman nerde yatıp kalktığını sanırım kendisi de pek bilmezdi. Ayık olduğunu pek görmezdik doğrusu. Hayatı Çingenelerle(Romanlar) geçerdi. Zorunlu olmadıkça pek çarşıya gelmezdi. Belki de azarlanacağından Çarşı insanlarıyla pek ilişkisi olmazdı.

           Ramazan boyunca her gece omzuna asılı davulu çala çala bütün mahalleleri dolaşır, insanların sahura kalkmalarını sağlardı. Ramazanın onbeşi  gelince hemen her evin önünde maniler söyleyip para da  toplardı. Para toplama işi Bayramın 1. Günü de yapılırdı.Topladığı paralar bir aylık çalışmanın ödülü olurdu.

    Müfit Abi’nin işi sadece davul çalmak değildi. İftar topunu da o patlatırdı. Topbaşı Tepesi’nin üstünde, kasabaya bakan yüzünde hazırlığını yapar Müezzin Ahmet Amca’nın Yeni Cami minaresinin şerefesine çıkmasını beklerdi. Önce, küçük bir çukur kazar, dinamitleri oraya yerleştirirdi. Oradan onbeş metrelik kablo çekerdi. Eski Cami’de Tevfik Hoca, Yeni Cami’de Müezzin Ahmet “Allahüekber”  demek için elini kulağına getirince Müfit Abi, çektiği kablonun ucunu birbirine sürter, birden dinamitler büyük bir gümbürtüyle patlardı. Bu sırada Müfit Abi, yüzüstü toprağa uzanır, kendini korumağa çalışırdı. Pencrelerden, balkonlardan Müfit Abi’yi gözleyen biz çocuklar, bağırış çığrış “Top patladı”  diye sofralara koşardık. 

*****

          Ramazan ayının son günü “Arife Günü”, halk arasında “Et Pazarı” olarak adlandırılır. Arife günü, bayram konukları için yiyecek alış-verişi yanında, özellikle çocuklar için yeni giysiler alınırdı. İkindi namazından sonra üç defa Ramazanı uğurlama topu atılırdı. Sonra mezarlık ziyaretleri yapılır. Aileler ölenlerinin ruhlarına dualar okur, bazıları özel hafız tutarak dua okuttururlar. Arife günü “Arife suyu ile yıkanmak”, bedenen temizliğin yanında ruhen de temizlenme anlamı taşır. Arife suyu ile yıkanan kişinin şansının açılacağına, talihinin düzeleceğine, kısmetinin çıkacağına inanılırdı.

          Dini bayramlar yörede büyük önem taşır. Bayramın ilk günü herkes erkenden kalkar, evin erkekleri “Bayram namazı”na camiye giderdi. Kadınlar, sabah namazından sonra ortalığı temizler, düzeltir, konuklara ikramları hazırlar, erkeklerin camiden gelişlerini beklerdi. Bayram namazından sonra erkekler camide imamdan başlayarak, sıraya girerek bayramlaşır; bu arada küskünler imam ve hatırlı kişiler araya girerek barıştırılır, sonra evlerine gelirlerdi. Herkes yeni elbiselerini giyer, anne, babanın elini öptükten sonra evin diğer insanları da sırayla babanın elini öper, baba onlara bayram hediyesi ve harçlık verirdi. Çocuklar hemen komşu evlere el öpmeye gider, şeker ve para toplarlardı. Bayramın diğer günlerinde yaş sırasına göre hısım akraba ile bayramlaşmaya gidilirdi.

            *****

            1957 yılı olmalı ben artık lise öğrencisiydim.Hafta sonu  meşhur “Çaycuma At Yarışları” vardı. Çarşıya girdiğimde farklı bir davul sesi duyduğumu  hatırlıyorum. Bu “Karayılan   Ekibi”  imiş. Kastamonu’dan Belediye Başkanı Nihat Kantarcı davet etmiş. Karayılan ve arkadaşının ayakkabıları üstünde zıpkaya benzer siayah bir altlık, üstte gömlek üstüne siyah işlemeli yelek, üstünde zincirler, takılar ve ay-yıldız logosu vardı. Davulu bizimkiler gibi dangudu-dungudu çalmıyorlardı. Sanki zurnacının çaldığı havanın /türkünün (Sepetçioğlu-Köroğlu) notalarına uygun tokmak vuruyorlardı. Kocaman davullarıyla iki davulcu sadece çalmıyorlar folklorik olarak oynuyorlardı. Ben ilk defa gördüğüm bu ekibi şaşkınlıkla izliyordum.

           Karayılan ve arkadaşı bizimkiler gibi dan dun davul çalmıyor, adeta davulu konuşturuyordu. Bizimkilerin davulunun çapı 50-60 santim ise, Karayılan’ın davulunun çapı 80-100 santim vardı. Davul sesi sanki özel ayarlanmış gibiydi. Karayılan, zurnacı ile uyum içinde davulunu çalıyor, sonra birden iki elinin üstüne kaldırıp döne döne inceden tokmağı vuruyor, sonra davulu indirerek sert vuruşlarla çarşıyı inletiyordu. Adam gerçekten bu işin ustası, sanatkarıydı.Davul çalmanın, davulu boynuna asıp dan dun tokmaklamak değil, müzikle/zurna ve diğer davulcuyla uyum içinde folklorik bir gösteri olduğunu görüyorduk. Karayılan gerçekten döktürüyordu. Bir ara kalabalıkta bir kişinin daha Karayılan Ekibini şaşkınlıkla ve dikkatle izlediğini gördüm. Bu Müfit Abi idi ve büyük bir ilgiyle Karayılanın davul çalışını, çaldığı türkünün oyununu da nasıl oynadığına bakıyordu. Yıllar sonra bir düğünde rastladığım Müfit Abi, Karayılan gibi folklorik değildi ama çalış tekniğinde küçük değişiklikler yapmıştı.

Müfit Abi ile hiç konuşmadık, görüşmedik, oturup kalkmadık.Sadece bir -iki görüntü var belleğimde. Biri Sahur vakti bizim evin önünde davul çalarak mani söylerken. Diğeri bir düğünde davul çalarken. Lise ve üniversite  öğretimi için Çaycuma’dan ayrıldıktan sonra Müfit Abi’yi de pek görme imkanımız olmamıştı. Kader küskünü Müfit abi ürkek yapısıyla yaralı bir ceylan gibi yürürdü. Ama böyle “Mecnun” gibi oluşu da hep takılmıştı kafama. Bir “Leyla”sı  var mıydı? İstemiş de verilmemiş miydi?.Yoksa sadece  tek taraflı “platonik bir aşk” mıydı? Hep alkollü oluşu bu dünya gerçeğine dayanamayışından mı geliyordu? Bu kendini önemsemeyişi, bu aykırı yaşamı, şehir insanları ile değil de daha çok çingenelerle vakit geçirişi, bu hayatın gerçeklerinden bir kaçış mıydı? Derdini anlattığı biri-leri var mıydı? Müfit Abi kendi bilinmezlikleri içinde kopup gitmişti yaşamdan..