Hatırlayınız: Yıl 2007… Hemen hemen her gün, her sabah, aydınlığın karanlığı zorladığı saatlerde, kişilik hakları, anayasal teminatlar, temel hak ve özgürlükler, hukuk, adalet, can, mal güvenliği hiçe sayılarak, polis ekipleri mantarların bile büyüyemeyeceği korkunç bir hızla, oluşturdukları arabalar dolusu kılasör ve suç (?) dosyalarıyla paşaları, albayları, gencecik teğmenleri tutukluyor, Hadımköy’e, Hasdal’a, Silivri’ye gönderiyordu. Orduya darbe yapılarak darma duman ediliyordu. Uyduruk gerekçe ve nedenlerle, akıl almaz iftira ve suçlarla “ordunun beyni” “iş görmez” duruma getiriliyor, kimi “ağabeyi politikacılar” “ordu bağırsaklarını temizliyor” diye nutuk “irat” ediyordu. Devrin başbakanı da “ordunun vesayetini kırmak için savcılık” yapıyordu. Oda tv, aydınlar, yazarlar, bilim insanları “benzer nedenlerle” içeri atılıyordu.

Korkunç bir aymazlığın içinde olan iktidar, “suçumuz nedir” diye tutuk ve cezaevlerinden haykıran askerlere, yazarlara, gazeteci ve aydınlara karşı kulaklarını tıkıyordu. Kimi subaylar, maruz kaldıkları onur kırıcı söz ve davranışlar karşısında intihar ediyor, kanser olup ölüyor, kimileri de haksız tutuklanışlarını, bir komplo ile karşı karşıya kaldıklarını, belge, bilgi ve tanıklıklarıyla anlatan yüzlerce kitap yazıyordu.

Ortada bir haksızlık, adaletsizlik ve hukuksuzluk vardı. En alt rütbeden en üst rütbeye kadar askerler, ülkenin aydınları hangi suçlardan içeri atıldıklarını bilmiyor, hak, hukuk, adalet, uluslararası sözleşmeler çalıştırılmıyordu. Türkiye olağanüstü bir hal yaşıyordu.

Balyoz, Ergenekon, Fuhuş ve Casusluk adları altında birleştirilen davalar, “düzmece belge, bilgi, ‘gizli tanıklar’, uyduruk gerekçe ve suçlarla”, alınan kararlarla, dünyada eşi benzeri bulunmayan rezillikler yaratıyordu.

Bereket versin ki, kimi bilinci açık iktidar mensubu insanlar, Oslo Görüşmesi sonrası başlayıp gelişen sürecin geç de olsa ayırtına varıyordu. MİT müsteşarının yargı önüne çıkarılmak istenmesi, devrin başbakanına kimi okların yönlendirilmesi, 17-25 Aralık vurgun, soygun, hırsızlık eyleminin patlatılması, salt gözleri değil, ağızları da bir karış açık bırakmıştı.

Balyoz, Ergenekon, Fuhuş ve Casusluk davalarıyla “itibarsızlaştırılan ordu” hem dibe vurdurulacak, hem de “başarısızlığa mahkum” edilecekti. Onur mücadelesi veren kimi “subaylar” dik durarak, dış dünyayı aydınlatacak, onları tutuklayanların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak, nasıl haksız yere tutuklandıklarını anlatacak eserlere imza atacaklardı. Gerçekte Atatürkçü, yurtsever, vatanı, milleti, bayrağı, dini için canını esirgemeyecek bu yürekli insanlar, bu toprağın insanı olduklarını sözleri ve her hareketiyle kanıtlamışlardı. Kaçmadılar, göçmediler, dünyanın dört bir tarafından gelip teslim de olmuşlardı.

 Yazdıkları kitaplarda “nasıl tutuklandıklarını, niçin tutuklandıklarını ve yerlerine FETÖ ’cülerin nasıl atandıklarını tarihe not düşerek anlattılar. İktidarın “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” gibi bir aymazlığın içerisinde olduğunu belgelediler. 6-7 yıl gibi uzun bir süre iktidar, Silivri’den, Hasdal’dan, Hadımköy’den gelen hiçbir sese kulak asmadı, ne zaman ki bıçağın ucu kendilerine değdi, ancak o zaman işin vahametini kavrayabildiler.

Şimdi, kesintiye uğratılan “darbe girişimiyle” içeriye atılan “askerler”, kendilerini savunmak, dışarıda olanları aydınlatmak ve uğradıkları mağduriyeti(?) açıklamak için mi itirafta bulunan eserleri yazacaklar, yoksa “vatana, millete, duyulan güvene ve dine” yaptıkları “ihaneti” mi anlatacaklar? Yoksa “emperyalizmin ağına nasıl düştüklerini, nasıl kullanıldıklarını mı”, “Türkiye’yi ne hale soktuklarını” mı belgelendirecekler? “Hoca Efendi’nin sivil uzantıları, dini nedense İmam-Hatiplerde, İslami Bilimler fakültelerinde ve İlahiyatta öğrenemediler, “illa da Hoca Efendi” dediler. Diyanet bile yetmedi onlara ve diğerlerine… Kar, çıkar, kazanç yoksa, neden ihtiyaç var tarikatlara, cemaatlere, tekkelere? Bir dakika durun ve düşünün. Emperyalizmin bu kuruluşları nasıl kullandığını şöyle bir tarihe bakarak öğrenin. Osmanlı’nın son zamanları ve Cumhuriyet dönemindeki isyanlara dikkatlerinizi yoğunlaştırın, emperyal güçlerin onları nasıl kullandığına tanık olun. Şeyh Sait’i, Seyit Rıza’yı nasıl devlete isyan ettirdiklerini görün. 60, 71, 80 İhtilal ve darbelerinin Amerika tarafından nasıl tezgahlandığını, Şah’ın düşürülerek Humeyni’nin İran’a nasıl getirildiğini görün. Din için çalıştıklarını söyleyen kimilerinin 70’den bu yana Amerika’ya nasıl uşaklık ettiklerini acı da olsa fark ediniz. Gıraham Fuller’in kitabını ücretsiz okurlarına nasıl dağıttıklarını artık anlayınız. O Gıraham Fuller ki, CIA’nın Türkiye ve Orta Doğu Masası Şefiydi. Amerika ile kucak kucağa olduklarını görünüz.

Emperyalizme karşı ortak direniş tüm halkları özgür kılacak, boyunduruktan kurtaracaktır; Afganlılar, Pakistanlılar, İranlılar, Araplar, Kürtler, Türkler ve tüm mazlum uluslar onurlu bir yaşayışın içine eşit koşullarda, uluslararası ilişkilerde yeniden yapılandırılarak yürümelidir.

NOT: Kimilerinin Atatürk’ü, Türk Bayrağını, Cumhuriyeti, Cumhuriyetin değerlerini keşfetmeleri,  “hepimizin NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE dediği bir iklime ihtiyaç var” diyebilmeleri mutluluk verici gelişmelerdir. Onları kutluyorum.

Atatürk’ü “din düşmanı” diye tanımlamadan, lütfen bir dakika düşününüz ve şu soruyu aklınızdan çıkarmayınız. “Atatürk dine mi düşmandı, yoksa dini ve halkı çıkarları için kullanıp aldatan tekkelere, tarikatlara, zaviyelere ve türbe işletenlere mi düşmandı? Ve Atatürk imam hatip, ilahiyat fakültesi varken neden o kuruluşları kapattı? Lütfen düşününüz, araştırınız.

Barış ve esenlik dileklerimle…