Dünün Osmanlı’sı fabrikayı, matbaayı, insan haklarını, özgürlükleri, bağımsızlığı, hukuku, adaleti öğrenip topraklarına getirmek istemiyordu. Bunları, “Batı’nın üstünlüğü ve şeytanın fısıltıları”(III. Selim)olarak görüyordu. Hıristiyan dünyası karşısında kendini o kadar üstün, yüce ve kibir doruklarında duyumsuyordu ki, bilime, teknolojiye, sanayiye karşı sırtını gururla dönebiliyordu. Kendini dünyanın merkezi sayan Osmanlı’nın son dönemlerde en büyük zevki saraylar, kasırlar, yalılar, av köşkleri ve yüzlerce cariye ile haremde eğlenmekti. Deli Petro kentler, fabrikalar kurarken Osmanlı ordusunu “disiplinize etmek, yeni sistemde eğitmek için Fıransa’dan, İngiltere’den, Almanya’dan askeri uzmanlar, generaller” getirtiyordu. Sonuç: Bölüşülen, paylaşılan bir imparatorluk oldu.

Aradan yüzyıl gibi bir zaman geçmiş olmasına, Atatürk gibi bir deha ile Cumhuriyet, akılcılık, bilim, teknoloji, sanayi ve aydınlanma gibi bir deneyimlenme yaşanmasına rağmen hala bilimden, teknolojiden, fabrikadan, bilimsel tarımdan uzakta duruluyor. “Bilim Müslümanın yitik malıdır, Çin’de de olsa gidip alınız” hadisini duymazdan geliyorlar. Dünün sarayları, kasırları, yalıları yerine bugün “gökdelen” denen beton yığınları, tüneller, köprüler yapılıyor, ama fabrikalar kurulmuyor, üretim ekonomisi yerine tüketim ekonomisi uygulanıyor.

Osmanlı Avrupa’ya karşı küçük düşmemek için, yüzyıllardır suçlayıp aşağıladığı bir dünyaya kapılarını kapattı. Bilim karşısında beceriksiz kaldı, yenilgilerinin gerçek nedenlerini öğrenmedi, burnundan kıl aldırmadı. Ama düşman dediklerinin silahlarıyla savaşmayı “onursuzluk” saymadı; “düşman” silahlarıyla kazandığı savaşları onur saydı, kahramanlık saydı. Bugün Filistin’deki savaşıma bakınız, “sapan taşının” dışındaki tüm silahlar yabancı, havan, uçaksavar, makineli tüfekler için kullandıkları araçlar da Japon’undur.

Genel kanı “gavur bizim için çalışacak, bizim için üretecek, bizim için yapacaktır.” Öyle ya “biz her zaman güçlü olacağız, her zaman büyük olacağız, kafasına vurup elinden alacağız, ya da zengin olup satın alacağız, ama biz üretmeyeceğiz.” Sonunda binlerce km uzaktan kalkıp geldiler, ülkemizi paylaştılar, peşin parayla satın aldığımız savaş gemilerini bile vermediler. Ve İngiltere’ye hiçbir yaptırım uygulanamadı. Bu ne menem bir Osmanlı kafasıdır? Bugün de parası ödenen F35’leri ABD vermiyor… ve bir şey yapamıyoruz.

Aynı kafa “bağırıyor, çağırıyor, aşağılıyor, hakaret ediyor”, üretmiyor, fabrika kurmuyor, bilimsel tarım yapmıyor. Bilimin, teknolojinin sonuçlarını kullanıyor, ama bilinçaltından sanayileşmeyi sürekli olarak itiyor. Elinde avucunda olanları da satıyor.

Tüik’in verilerine göre 2010-2017 yılları arasında bir petro-kimya tesisimiz olmasına karşın, petro-kimya ara mallarına T.C. Devleti olarak 253(iki yüz elli üç)milyar dolar para ödemişiz. Bir petro-kimya tesisinin kuruluş maliyeti yaklaşık 15(on beş) milyar dolar. Bir tesisimiz var, beş tane daha kursaydık, dışalımdan(ithalattan), dışsatıma(ihracata)geçerdik ve petro-kimya ürünlerine 253 milyar dolar para ödemezdik. Beş petro-kimya fabrikasının maliyeti 75 milyar dolar. Geriye, yani hazineye 178 milyar dolar kalırdı. Bu, sadece bir kalem malın getirisidir. Beş tesiste çalışacak işgücünü düşünün, onun ulusal verime katkısını düşünün. Petro-kimya ürünlerinde dışa bağımlılıktan kurtuluşu düşünün… Türkiye’nin gücünü düşünün… dünya pazarlarına açılışını ve kazanacağı itibarı düşünün. Bu sadece bir örnektir.

Salt petro-kimya ürünlerinde dışarıya yedi yılda 253 milyar ödemek akıl karı mıdır? Göz göre göre bu sorunu çözmemek ihanet, gaflet, dalalet değil midir? Üretmeden, satmadan, kazanmadan, zenginleşmeden, fabrika kurmadan büyümek, güçlenmek olur mu?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…