Osmanlı, yenilgilerini, gerileme ve çöküşünü “askeri ve mali işlerin bozulmasına”, “dinden uzaklaşılmasına”, “padişahın sefere çıkmamasına, ordunun başında bulunmamasına” bağlıyordu. “Eğer askeri ve mali işler disiplin altına alınırsa, dine sadık kalınırsa” Osmanlı eski gücüne kavuşur” inancını taşıyordu.

Osmanlı, dini, askeri ve mali işlere takmıştı kafasını ve bir türlü “bilim” gibi, “teknoloji” gibi, “sanayi” gibi, “ilerleme, gelişme, üretme, pazarlama, satma, ticaret” gibi konulara eğilmiyor, bu konuları düşünmüyordu. Kendini “büyük, yüce, yenilmez ve tanrısal” gördüğü için “kendi dışında”, “keferede” neler olup bittiğini merak dahi etmiyordu. Oysa “kefere” Ortaçağ karanlıklarını yok ederek gümbür gümbür geliyordu. Buluşlar, keşifler, bilim, teknoloji sanayi yeni olanaklar yaratıyor, yaşam, düşünce, toplumlar kökten değişime uğruyordu.

Osmanlı’nın bir türlü anlamadığını, anlamak istemediğini, “kefere”, yeni silahları, zenginliği, gücü, çok iyi yetişmiş askerleri ve komutanlarıyla kazandığı her savaş sonrasında aldığı topraklarla Osmanlı’ya anlatıyordu, ama Osmanlı bir türlü anlamak istemiyordu… Ağır kayıplarla seferden dönen Osmanlı “yağma, talan” yapamadığı, “ganimet, haraç, cizye” alamadığı için “sefere-savaşa harcadığı paraları” hazineye koyamıyordu. Hazine boşalıyor, kalitesi düşük, gümüşü az paralar basıyor, en güçlü göründüğü zamanlarda dahi Osmanlı içten içe çürüyordu. “Vergiler, gümrük, maden, tuzla ve ormanların geliri savaşların giderini, sarayın harcamalarını” karşılamaya yetmiyordu.

Avrupa “Ortaçağ’dan” çıkmış, Rönesans, Reform ve akılcılıkla aydınlanmayı yaşamış, bilimi, teknolojiyi gerçekleştirmiş, sanayiyi hayatın merkezine ve her alanına yaymış, aristokrasiyi-feodaliteyi yıkmış, laikliği getirmiş, din ile devlet işlerini ayırmış, laikliği kurulan devletin temeli yapmış, dünya işlerini bilime ve devlete, öteki dünya işlerini de kiliseye bırakmıştı…

Toprak düzeni bozulan, savaşlarda yenilen Osmanlı “dine dönülürse, Kuran’ın ipine sarılırsa askeri ve mali işler düzelir, başarı gelir” rüyasından bir türlü uyanamadı. İnsanlığın neler bildiğini, neler düşündüğünü, nelerle uğraştığını, neler yapıp başardığını, nelere kafa yorduğunu bir türlü merak dahi etmedi. Yattıkları istiare “duayla zaferin kazanılamayacağını, duayla salgın hastalıkların önlenemeyeceğini, duayla gelirin, kazancın artırılamayacağını”, Allah’a yalvarmakla, yakarmakla devletin yönetilemeyeceğini, duayla bu toprakların sanayileşemeyeceğini, kaybedilen yerlerin geri alınamayacağını”, ancak bunların “bilgiyle, beceriyle, bilimsel yöntemlerle, güçle, kuvvetle, zenginlikle” başarılacağını da göstermedi.

İmparatorluğun çöküşünün ayırtına varan ilk padişah II. Mahmut olmuştur. Bir parçacık da olsa “bilime ilk adım” sayılacak “sıbyan mekteplerini, rüştiyeyi, tıbbiyeyi, cerrahiyeyi, harbiyeyi” açtı, ama ulema izin vermedi, direndi, engelledi. Yaptıkları biçimsel birtakım değişikliklerden öteye geçemedi. Sakalını kısa kesti, devlet dairelerine fotoğrafını astırdı, “sefirliklerdeki balolarda içki içilmesine izin verdi, yeniçeri ocağını kaldırdı, Asakir-i Muhammediye-yi Mansure’yi kurdu. Bilimi, bilimsel düşünceyi, teknolojiyi, sanayiyi getirip fabrika açamadı, diğerleri gibi o da silahlarını “kefereden” aldı. Avrupa “sanayi devrimini gerçekleştirirken, yelkenliden buharlıya, buharlıdan dizel gemiye geçerken Osmanlı kürekte, kadırgada kaldı, dünyadan habersiz, kendi kibri içinde yaşadı.

Bugün bile “gelecek yaratamayanlar” Osmanlı rüyası ile avunuyor, fabrika kurmuyor, kurulu fabrikaları yok pahasına satıyor, “para, borç ve tüketimden” başka düşünceleri olmayan bu kapitalist hizmetkarlar, mirasyedi evlatlar bir de Atatürk’e, cumhuriyete küfrediyorlar. G7’lerin emrini, her şeyi özelleştirerek, gümrük kapılarını açarak, rekabet gücünü ortadan kaldırarak, sanayileşmeyi yok ederek gerçekleştiriyorlar, ülkelerine yaptıkları ihanetin ayırtına dahi varamıyor, eserlerine “yerli ve milli” diyorlar.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…