Gerçekçilik toplumla insanı, insanla toplumu açıklamaktır. Gerçekçilik iyi güzel, kötü çirkin, düşlerle bezenmiş, trajik olaylarla içi içe geçmiş, gülerken ağlamış, ağlarken gülmüş, yüreği acımış insan ve toplum demektir: Açlıktır, susuzluktur, hastalıktır, işçidir, köylüdür, aydındır, burjuvadır, patrondur, fırtınadır, rüzgardır, kardır, sıcaktır, soğuktur, yaşamın kendisidir, somuttur; gözdeki görüntü, kulaktaki sestir, beş duyudur; akılla, bilgiyle, emekle üretmektir.

Toplumsal gerçekliği bilmeyen, edebiyatında, sanatında, felsefesinde okuyup öğrenmeyen, evrensel insanlık bilincine yükselmeyen, toplumu derinden etkileyen olayların ateşinde yanmayan, pişmeyen bu çağın insanı olabilir mi, haktan, hukuktan adaletten anlar mı?

Olayların nedenlerini, niçinlerini araştırmadan, öğrenmeden “fıtratında var” diyerek Tanrı’ya havale etmek, sorumluluktan kaçmaktır, insanları aldatmak, kandırmaktır, bir yerde de “elimden hiçbir şey gelmiyor” beceriksizliğine düşmektir. Sorunları çözmek, çözümlemek ve önlem almak varken “yaratılışın, var oluşun” yasalarına sığınmak “ben hiçbir şey bilmiyorum”  “Allah bilir” demekle eş değerdedir. Allah’ın bilmesi sorunların çözümü değildir. Allah her şeyi bilir, ama sorunlar çözülmez. “Sen bileceksin ve çözeceksin.” İki omuz arasındaki külek kadar kafa niye var?

Hiçbir kömür ocağında ölüm yoktur, hiçbir depremde, hiçbir iş yerinde, hiçbir fabrikada, hiçbir tersanede…ölüm yoktur. Oraya ölümü getiren insanın beceriksizliği, ihmali, bilgisizliği, yeterli önlemleri almayışı, cehaleti, para harcamadan para kazanmak isteyişi, insana değer vermeyişi, adil olmayışı, hak hukuk tanımayışıdır. İhtirasların, çıkarların, bitmez tükenmez arzuların kumkuması olan insanların, gözleri dönebiliyor, insanlığın katili olabilecek kararları alabiliyor, milyonlarca insanı hiçbir sorumluluk duymadan öldürebiliyorlar. Tanrı’nın yarattığı(!) salgın hastalıklarla dünya nüfusunun üçte biri kırılabiliyor. Ama insanlar bilgilerini, becerilerini, teknolojilerini geliştirip önlemleri alarak maden, iş, tırafik kazalarına, depremlere “kader” deyip canlarını teslim etmiyor, ölüm oranlarını çok aza indirebiliyorlar.

Yüreği, beyni, duygu ve düşünce derinliği evrence büyük olan yazarlar, heykeltıraşlar, müzisyenler, ressamlar, sanatçılar bir Savaş ve Barış’ı, bir Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u, bir 1918’i, Silahlara Veda’yı, Ve Durgun Akardı Don’u, Dr. Jivago’yu, Veba’yı, Düşünen Adam’ı, acının, korkunun, dehşetin insanların ve hayvanların gözlerine yansıyan rengini taşıyan binlerce tabloyu o korkunç anlarıyla sevgileri olmasa insanlığa bırakmazlardı. Bir Kuvayi Köprüsü, bir Normandi Çıkarması insanlığın yaşadığı felaketin anıtsal filmleriydi.

Akif’in Çanakkale Şehitleri kadar Çanakkale Savaşı’nın korkunçluğunu, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’ sı kadar Kurtuluş Savaşı’nı hayatın içinden, olmazsa olmazımız olarak insanın beynine işleyen ne kadar eserimiz var? Yangınlar, depremler, terör, tırafik, maden kazaları ve hastalıkları neden yok? Yaşam sürüp giderken bu acılar neden anımsanmaz? Neden ilke, neden dünya görüşü olarak hayatımıza girmezler?

Edebiyat, sanat, felsefe olsa-ki en çok ihtiyaç duyulan derstir, seçmeli yapıldı liselerde-en azından duymasını, düşünmesini, merak edip öğrenmesini “öğrenirdik.” Demek ki ihtiyaç yok “düşünmeyi” öğrenmeye, bunun için de “zorunlu” ders olmaktan çıkarıldı. Düşünmesini bilmeyen fizik, kimya, matematik, biyoloji konularını nasıl anlayabilir? Yoksa tüm bilimlerin felsefeden ayrıldığını, tüm bilimlerin anası olduğunu yönetimlerdeki zevat bilmiyor mu?

Çapsız, kalitesiz, niteliksiz, okullarda ezik-büzük yetişmiş, hiçbir konuda kendilerini kanıtlayamamış politikacılar yapılanları anlayıp kavrayamadıkları için, işin yıkmak, kırıp dökmek, düşman olmak tarafıyla, yani “insani” boyutuyla değil, “hayvani” tarafıyla uğraşıp duruyorlar. O politikacılar ki, sınıfta öğretmenin verdiği dersi de anlamıyorlardı. Silik, kişiliğini geliştirememiş olmalarından ötürü şimdi, besledikleri kinle, toplumun yanında durur görünerek öç alıyorlar. Onlar birinci ağızdan söylenen ve anlatılanları anlamaz, ancak şeyh-şıh aracılığı ile inanırlar. Bu yüzden dini bile bilmezler.

Bunlar 19.yüzyıldaki kafalar, betona gömülen para ile üreten fabrikayı hala anlayamadılar.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…