“Hayır için şerri beklemek”, “her hayırda bir şer vardır” demek, bilgiye, bilime, deneyime yer vermemek demektir ki, bu da kısırdöngüde kalmak, öngörüde bulunamamak, insan beynine, düşüncesine saygı duymamak, değer vermemek, ihanet etmek anlamlarına gelir. Bir yanlışı bilgi olarak, düşünce olarak, akıl olarak görüp düzeltmek, önlem almak vardır; bir de “hiçbir şey olmaz” deyip yanlışın yıkımını beklemek, yaşadıktan, onca insanın canı gittikten, onca insanın canı yandıktan sonra “ha, bu, yanlışmış, düşünememişiz” deyip geçiştirmek var… Yanlışı düzeltmek için, illa da yıkımı görüp acıları yaşamak mı gerek? “Yol yapılmazsa insanlar tırafik kazasında, evler dayanıklı olmazsa depremde ölecek demektir. Bu kehanet değildir, kaderse... Öngörü akıl, bilgi, bilim ve deneyimlerin sonucu varılan gerçeklerdir.”

Aklın, bilginin, bilimin yarattığı “evrensel doğrular” çok büyük bir olasılıkla sorunları kesine yakın bir biçimde çözer. Temel doğrular bilimsel düşünceyi oluşturur. Her ne kadar “toplum bilimde”, sosyal gerçekler “göreceli” olarak “farlılıklar” arz etse de, kullanılan yöntemler aynı ve evrenseldir. Bilime, bilgiye ve akla göre düşünen kafalar yanılgıya kolay kolay düşmezler; kolay kolay aldatılıp kandırılamazlar. Akla, bilgiye, bilime göre değil de “duygularına göre hareket edenler”, duygusal değişkenliğe göre her zaman yanılabilir, aldanabilirler. “Namaz kılandan ve alnı secdeye varandan zarar-kötülük gelmez” önyargısı, böyle duygusallıkların inançların dışavurumudur. Bu önyargı, olaylar ve insanlar karşısında her zaman aldanmamıza, yanılmamıza neden olur. Bir düşünün, İmamı Azam’ ı sarayına çağırarak zehirleyip öldüren Abbasi Halifesi Ebu Cafer El- Mansur, yani Allah’ın ve İslam’ın yeryüzündeki temsilcisi... Aklın alacağı bir iş mi? Ama oluyor.

Önyargılarımız tartışmasız doğruluklarını kabul ettiğimiz inançlardır, gelenek, görenek ve kanılardır. Asla sorgulamayız, doğruluklarından kuşkuya düşmeyiz. Oysa akıl, bilgi, bilim şüphe eder ve sorgular, ta ki doğruyu bulana kadar. Önyargılarla hareket edenler akıllarını, beyinlerini, bilgilerini kullanmazlar. Ayinştayın ne diyor: “Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zordur.” “Aldatıldık, kandırıldık” diyenler bunları düşünmek zorundadırlar. Yoksa aldatılmalarının ve kandırılmalarının sonu gelmez.

Akıl, bilgi, bilim, düşünce, bilimsel yöntemler olaylara uygulandığında yanıltıcı sonuçlara varılamaz; delilli, kanıtlı doğrulara ulaşılır. Bu doğrular ortak aklı, ortak düşünceyi, ortak tavrı yaratır. Böyle bir toplumda sorunların çözümü çok daha kolay olur. Akılsız, bilgisiz olanlar zeytinyağı gibi açığa çıkar, “kabak gibi” görünür.

Batı dünyası laiklik ilkesine nasıl ulaştı? Laiklik ilkesi, gökten zembille inmedi. Orada da din vardı, orada da tarikatlar, cemaatler, mezhepler vardı; orada da din adamları, papalar, kardinaller vardı. Birileri iktidara talip olduğunda yaşanılan katliamlar, yüzyıl süren din savaşları vardı. Laiklik, “sizin dininiz size, bizim dinimiz bize”, “dinde zorlama yoktur”, “kul ile Allah arasına kimse giremez” saygı, sevgi ve hoşgörüsüdür. Buradan yola çıkarak laiklik, “din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması”, iki kurumun uzlaşması, mutabakatıdır. Laikliği “dinsizlik” olarak almak, din kavgalarına davetiye çıkarmaktır. Bırakınız Türkiye’yi, Irak’a, Suriye’ye bakmak ve orada olanları görmek yeter de artar bile.

Amaç din olursa, amaç herkesi tek bir dinde birleştirmek olursa, amaç Allah adına hükmetmek olursa akıl, bilgi, bilim, bilimsel düşünce, sevgi, saygı… bir kıyıya atılırsa, orada toplumsal uzlaşı ve toplumsal barış olmaz. Amaç dini yaşamaksa, din devlet işlerine, devlet de din işlerine karışmayacak; herkes vicdani kanaatlerini yaşamakta özgür olacak, kimse kimseye “din için”, “gözün üstünde kaşın vardır” demeyecek; kimse kimseye mahalle baskısı uygulamayacak, Allah adına hükmetmeye kalkmayacak. Demokrasi de bu değil mi zaten?

Batı, din, tarikat, cemaat, mezhep savaşlarından “ortak aklın ürettiği laiklikle” kurtulmuştur. Laikliği tartışmak, devletin yapısından bu ilkeyi çıkarmak, “tarikat, cemaat, mezhep 

savaşlarına” izin vermek demektir. İslam tarihine bakınız: İktidarı ele geçirmek isteyen “fırkaların, mezheplerin, kabile ve sülalelerin” birbirlerini boğazlama tarihidir. Gerçekleri görmek için “şerden hayır mı bekleyeceğiz?” Tarihten alınan olayları akılla, bilgiyle, bilimle, bilimsel yöntem ve bilimsel düşüncelerle ele alıp nereden gelip nereye gittiğimizi göremeyecek miyiz? Görünen köy kılavuz istemezken, kafamızı kuma gömüp “şerden hayır” beklemeye devam mı edeceğiz, yoksa bilimsel yöntemlerle öngörüde bulunup, eldeki bilgilerle geleceği birlikte yaratmayacak mıyız?

İslami siyasette yapılan birtakım yanlışlıklar on dört yüzyıldır büyük ayrılıklara neden olmuştur. Ardından kimi fitne, fesat yuvaları bağnazlıklarını görmezden gelerek mezhepler arası düşmanlıkları körüklemiştir. Bu kafaların akılla, bilimle, bilgiyle, bilimsel anlayış ve bilimsel düşünceyle, sevgiyle, hoşgörüyle hiçbir ilgisi yoktur. Onların “yol göstericileri akıl değil, bilim değil; kindir, nefrettir, düşmanlıktır”.

Öngörü, aklı ve bilimi kullananların gerçekle ilgili düşünceleri ve görüşleridir. “Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma” dır. Türkçe Sözlük yanlış mı diyor acaba?

Barış ve esenlik dileklerimle…