Kitabın adı irkiltiyor insanı, hoplatıyor yerinden. “Bu ne yahu!” diyorsunuz. Sonra da  “Önce annelerini vur” söyleminin, romanın neresinde, hangi ortamda geçtiğini bilmediğiniz için dikkatli bir okuma eylemine giriyorsunuz. Sayfaları çevirdikçe, Birinci Dünya Savaşı yıllarının, 16.Temmuz.1916’ sında  Ruslar’ın Tonya yöresini  işgaline karşı direnen bir avuç yiğit insanın, büyük bir özveri ile; evlerini, ailelerini, topraklarını, hayvanlarını, otlaklarını, dağlarını, aile, eş ve çocuklarını, velhasıl  korunmasını namustan saydıkları  bütün değerlerini savunmak için girdikleri kahramanca bir mücadeleyi  okumağa, yaşamağa başlıyorsunuz.

Gezdim, gördüm, okudum, dinledim; Beynimin içine yerleştirdim size anlatabilmek için.” Bu cümleler Hasan Kalyoncu’nun romanını oluşturmak için uzun süren bir hazırlık dönemi yaşadığını işaret ediyor. Aynı zamanda dinlenilen, öğrenilen,  yakınlarından derlenen, kaynaklardan araştırılan bir çok gerçek hikayenin, bir roman boyutunda ustaca kurgulandığını gösteriyor.

Kadimden beri yaşadığımız topraklar Rus ordularınca işgal edildi; direndik.”. “Açtık, yoksulduk, çıplaktık; ama direndik. Sonra yenik düştük, boynumuz büküldü, ölüm korkusu sardı her yeri. Topraklarımızdan olduk. Sürgün diyarlarda özlemin ateşi içinde kıvrandık. Açlık bizim içindi, yokluk bizim için, salgınlar bizim içindi, ölümler bizim için..”

Giden geri gelmiyordu. Üç kardeş de vedalaşıp gitmişlerdi akranları gibi”. “Yemen’de, Kanal’da, Irak’ta, Suriye’de, Çanakkale’de.. askere alınıp yedi yıl haber alınamıyanların ya da hiç dönmiyenlerin yeğenleri, kardeşleriydi onlar..”

*****

Yüzyıl önceki Rus işgalinde, Çeteciler’in korkusuz, dirençli mücadelesi  yetmemişti. Bunun sonrasında zorunlu bir göç başlar. Karadeniz’de yaşanan bu göç olgusunun yürek burkan, okurken de insanın içini acıtan, yüreğini yakan olaylar zinciri içinde yaşananların hikayesi anlatılıyor romanda. Yazar Kalyoncu bunları, “Savaşın gaddarlığı, acımasızlığı, sürgünler, göçler, salgınlar, açlık.. Ölüm, korku, acı, gözyaşı, kin, nefret; heyecan, coşku, sevda, sevinç, umut..”  sözcükleriyle adlandırıyor. Bunlara sizden olup da düşmana sizi ihbar eden “muhbirleri” de katmamız gerekiyor. Yazar, sözcüklerle ifade ettiği bu kavramların içinde, her biri bir başka hikaye konusu olabilecek zenginlikteki yaşananları, belli bir tarihsel süreç içinde ele alıp işlemiş ve Karadeniz kıyısındaki vatan savunması için yapılan yiğitçe savaşı, ardından gelen zorunlu  göçü kaleme alarak önümüze koymuş.

Yazar Kalyoncu, Sunu bölümündeki ilk cümlesinde: “Anı mı, roman mı, yoksa tarih mi? Belki hepsi birden..” diyor. Bana göre; yaşanmış olayları araştırarak, soruşturarak, hatta imbikten süzerek  anlatan ve tarihi gerçeklere de dayanan bu  romanın, diğer örneklere de bakılarak “belgesel roman” türü içinde değerlendirilmesi  düşünülebilir. Kitap, iyi bir senaristin eline geçse hem ilgi çeken bir dizi, hem de iyi bir film çıkabilir ortaya düşüncesinde olduğumu da belirtmeliyim.

Bilindiği gibi roman türü gibi uzun soluklu kitaplar yazan pek çıkmadı doğu-karadeniz bölgesinde. Bu durum, yöre insanının aceleci ve hareketli bir yaşam biçimine sahip oluşuna da bağlanabilir. Duymadığımız, unuttuğumuz varsa şimdiden özürümüzü belirtelim. Hasan Kalyoncu ise, bu çemberi kıran bir ilk midir, ilklerden biri midir orasını şimdilik bilemiyorum.

*****

Baba” demişti. “Ağabeyim yok, kardeşim yok. Ben de gidiyorum..” demişti. “Tek başınasın..Gelinlerin ve torunların sana emanet. Urus girerse köyümüze, namusumuza, canımıza saldırısa önce annelerini vur, sonra da çocukları.. Önce annelerini vur ki, çocuklarının ölümünü görmesinler, anneler dayanamaz!..”.Yaralandığı için hava değişimi sonrası tekrar askere giderken  oğlu, babasına, her an düşman tehdidi altındaki köyü, ailesi ve çocukları için böyle diyor son sözleri olarak..İnsanın kanını donduruyor bu cümleler.   Ama, vatan toprağı namustur, düşmana bırakılamaz.  Aile, eş ve çocuklar da aynı kutsal değer içindedir, asla düşmana bırakılmamalıdır..

Ruslar işgal ettikleri Tonya’da iki yılı aşkın kalırlar. Bir gün bir Rus askeri, Karşular köyünde girdiği bir evden tüfek zoruyla eşya ve para almaya kalkar. O sırada 20 yaşlarında olan ev sahibi Fatma Altuntaş (Kundi Hala) ve arkadaşı Kocalı Kızı bu askerle dövüşmeye başlarlar. Rus askerini, elinden aldıkları tüfeğiyle öldürürler. Anlatımda üç-beş cümle, gerçek olayda tahminen 10-15 dakika süren bu kapışma/savaş, aslında korkusuz iki genç kadının bir “kahramanlık destanı”dır.

Kundi Teyze’nin hikayesini çok yıllar önce Fehmi Ağabey’im anlatmıştı bana. Sonra Tonyahaber Gazetesi’nde, Kundi’nin yıllar sonra videoya alınan anlatımını, kendi sesinden  dinlemiştim. Düşünebiliyor musunuz, evine saldıran tüfekli Rus askerine hiç korkmadan, gerilemeden, sinmeden kahramanca karşılık veriyor ve o sırada eve gelen arkadaşıyla birlikte askeri öldürüp dereye atıyorlar. Şanslarına o gece  patlayan büyük bir yağmur cesedi alıp uzaklara taşıyor ve izleri de yok ediyor.

Romanda çeteci savaşları dışında bu tür yiğitlikler hikaye edildiği gibi, çok dramatik olaylarla da karşılaşıyorsunuz. Savaş mağduru köylülerin göçleri  sırasında doğan 3-4 günlük ikiz çocuklarından birini besleyemediği, taşıyamadığı, koruyamadığı için, bir evin karşısındaki yol ağzına bırakmak zorunda kalan genç gelinin, dramını okurken de insanın yüreği yangın yerine dönüyor.

*****

Bir kitabın çoğu zaman ne anlattığı kadar, neyi, nasıl anlattığı da büyük önem taşır. Yazar Kalyoncu, kitabın hemen başlarında, şiirsel bir dil ve anlatım yakalamış. Bu  durum, roman boyunca  akıcı, anlaşılır, insanı yormayan, ilgiyi canlı tutan bir düzeyde sürüyor. Dil, bir anlatım, iletişim aracı olduğu kadar, var olan ve yaşanılan kültürün de taşıyıcısıdır. Yazar Kalyoncu’nun, olayların anlatımında yörede kullanılan sözcükleri ve yer adlarını kendi doğallığı içinde,  kültürel bir varlık olarak vermeyi de başardığı görülüyor.

Tonya’da Cumhuriyet değerlerine bağlı Atatürkçü   kimliğiyle tanınan Kalyoncu’nun bu romanı bir ilk. Belki ardı da gelebilir. Ama gazeteciliğini, köşe yazarlığını, özel çalışmalarını ayrı tutarsak;  “Her yönüyle Tonya-1989, Trabzon Tonya Ağzının Dilbilgisel Özellikleri ve Tonya Sözlüğü-2001, Bir Tutam Gülücük/Tonya Fıkraları-2010” daha önce yayınlanmış kitapları. Türkçeyi, düzgün ve rahat kullanımı da bir “kalem işçisi” olmasından kaynaklanıyor.

Bu roman için kitaplığınızda bir yer ayırmanız gerektiğini düşünüyorum. Bunu unutmayınız. Son cümleyi yazarın diliyle söyliyelim: Kızıl şafakların serin yeli umut oldu yüreğimizde yine / Yaşama isteğinden kopmadık her türlü zorluğa karşı..